Cumhuriyet'in Renkleri Kültür Ve Edebiyatla Buluştu
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) tarafından Cumhuriyet Kültür Buluşmaları kapsamında düzenlenen 'Cumhuriyetin Renkleri' konulu konferans, Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu'nda yoğun katılımla gerçekleştirildi.
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) tarafından Cumhuriyet Kültür Buluşmaları kapsamında düzenlenen 'Cumhuriyetin Renkleri' konulu konferans, Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu'nda yoğun katılımla gerçekleştirildi.
Cumhuriyet'in kültürel mirasının, edebiyat, sanat ve düşünce ekseninde ele alındığı etkinlikte; Moderatör Yazar Mercan Karacan, şair-yazar Haydar Ergülen ile yazar Melih Yıldız, Cumhuriyet'in aydınlanmacı değerlerine ve tarihsel birikimine dikkat çekti.
Açılış konuşmasını gerçekleştiren, Atatürkçü Düşünce Derneği Şube Başkanı Serkan Karayılan; 'Sayın baro başkanım kıymetli sendika başkanlarımız, değerli konuklarımız, sevgili gençler, Cumhuriyet Kültür Buluşmaları – Kastamonu başlığı altında düzenlediğimiz ve bu buluşmaların ikincisi olan 'Cumhuriyetin Renkleri'konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz. Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; edebiyatla, şiirle, düşünceyle ve kültürle hayat bulan büyük bir aydınlanma projesidir. Öyle ki, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, bu konuda, 'Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür' Demiştir. Bizler de bu akşam, bu yolda, Cumhuriyet'in çok sesli ve çok renkli dünyasını, edebiyat üzerinden birlikte konuşacağız. Türk edebiyatının çok kıymetli isimleri; şair-yazar Haydar Ergülen ve yazar Melih Yıldız, bu buluşma için İstanbul'dan Kastamonu'ya gelerek bizleri onurlandırdılar. Şair-yazar Mertcan Karacan ise Kastamonu'dan, Atatürkçü Düşünce Derneği'mizin Kültür Komisyonu Başkanı olarak bu anlamlı buluşmaya katkı sunmaktadır. Kendilerine ayrı ayrı ve yürekten teşekkür ediyorum. Bu anlamlı buluşmada bizlerle olan tüm katılımcılara teşekkür ediyor, edebiyatın ve Cumhuriyet'in aydınlatıcı gücünün bu salondan çoğalarak yayılmasını diliyorum' ifadelerine yer verdi.
'Cumhuriyet'in Erdemleriyle Büyüdük'
Konferansta konuşara Cumhuriyeti anlatan, Şair Yazar Haydar Ergülen; 'Öncelikle 'Batıcılık' kavramı üzerinden kendi karanlık düşüncelerine yön vermeye çalışanlar, çağdaşlığı küçümsemeye çalışıyor. Oysa söz konusu olan Batıcılık değil, çağdaşlıktır. Yani çağdaşlık aşağılık bir durum değil, aksine insanlığın ortak kazanımıdır. Mustafa Kemal Atatürk ve İttihat ve Terakki'nin diğer subayları, Ziya Gökalp ve o dönemin aydınları, büyük ölçüde Fransız kültürüyle yetişmiş, Fransızca bilen insanlardı. O dönem Osmanlı'dan beri süregelen Frankofon bir kültür vardı. Bu nedenle Aydınlanma düşüncesinin öncü isimleri olan Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve benzeri filozoflar okunur, tartışılırdı. Atatürk'ün kitaplarından da bildiğimiz gibi, şiirden felsefeye, edebiyattan siyaset bilimine kadar çok geniş bir okuma alanı vardı. Atatürk, karanlıktan kurtulmanın ve bir imparatorluktan çağdaş bir cumhuriyet yaratmanın temelinin uygarlığı yeniden inşa etmek olduğuna inanıyordu. Bugün her ne kadar uygarlıktan söz edilse de, aslında bahsedilen şey gerçek bir uygarlık değildir. Bu nedenle Atatürk, altyapı devrimleri yapmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Oysa Cumhuriyet'i kuran parti, 1920'den 1950'ye kadar iktidarda kalmıştır. Bu sürenin 15 yılı Atatürk dönemine, 12 yılı ise İsmet İnönü dönemine aittir. Yani Cumhuriyet'in 103 yıllık tarihinde yalnızca 27 yıl bu kadrolar iktidarda olmuştur. Geri kalan süre ise büyük ölçüde sağ iktidarlarla geçmiştir. Arada Ecevit'in kısa süreli hükümetleri ve bazı koalisyonlar olmuştur. Bugünkü tabloyu ise esas olarak sağ iktidarların uzun yıllara yayılan yönetimleri belirlemiştir. Kültür anlayışımız da bu nedenle köklü biçimde değişmiştir. Bugünkü iktidarların kültür anlayışıyla bizimkisi tamamen farklıdır. Hedeflerimiz, amaçlarımız ve izlediğimiz yollar birbirinden bütünüyle ayrıdır. Mustafa Kemal Atatürk, Opera ve Bale'yi, Türk Dil Kurumu'nu, Türk Tarih Kurumu'nu, Halkevleri'ni ve daha pek çok kurumu kurmuştur. Bu kurumlar zamanında 'üst yapı' olarak eleştirilmiştir. Oysa bunlar, toplumda kültür bilinci oluşturmak, çağdaş bir nesil yetiştirmek ve bu bilinci yaygınlaştırmak amacıyla kurulmuştur. Ayrıca Hasan li Yücel'in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde başlatılan 'Maarif Klasikleri' projesi kapsamında 1299 eser basılmıştır. Bu dizide Doğu, Batı, İslam ve Çin klasikleri yer almıştır. Yani tek yönlü bir kültür aktarımı değil, evrensel bir kültür anlayışı benimsenmiştir. Bugün yapılan propagandanın aksine, bu kitaplar hl ortadadır ve her şeyi açıkça göstermektedir. Türk Dil Kurumu'nun düzenlediği Dil Kurultayları ve Çankaya Sofrası da dönemin aydınlarının, yazarlarının, gazetecilerinin ve akademisyenlerinin düşünce alışverişinde bulunduğu önemli merkezlerdi. Ben de çocukluğuma kadar Cumhuriyet Aydınlanması'nın bu birikimini doğrudan yaşama şansı buldum' değerlendirmesinde bulundu.
'Bugün Bu Kültür Köklü Biçimde Değişmiştir'
Şair Yazar Haydar Ergülen, açıklamasının devamında yine ; 'Köy Enstitüleri, Halkevleri ve kadınların okuryazar oranındaki artış, toplumun dönüşümünde belirleyici olmuştur. Kadınların eğitimi ve sosyal hayata katılması, doğrudan doğruya dönemi değiştirmiştir. Bugün 'Dedemin mezar taşını okuyamıyorum' gibi söylemler ise insana fıkra gibi gelmektedir. Oysa asıl mesele, toplumun okuryazar hale getirilmesidir. 1970'lerin Türkiye'sinde sıradan bir evin kütüphanesinde Menderes'in Toprak Uyanıyor'u, Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyan'ı, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sait Faik, Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin gibi yazarların eserleri bulunurdu. Biz böyle evlerde büyüdük ve doğal olarak bu kültürü içselleştirdik. Ne yazık ki bugün yalnızca hükümet değil, rejim değişmiştir. Eskiden iktidarlar değişirdi, ancak rejim aynı kalırdı. Bugün ise her geçen gün bu bağlar koparılmaktadır. Atanan bakanların geçmişlerine ve niteliklerine bakıldığında, bu dönüşüm açıkça görülmektedir. Kültür, yalnızca kitap, tiyatro, sinema ve müzikten ibaret değildir. Kültür; dünyaya bakışımızı, davranışlarımızı, kadın-erkek ilişkilerini ve toplumsal tutumlarımızı da kapsayan bütünlüklü bir yaşam biçimidir. Bugün bu kültür köklü biçimde değişmiştir. Haram, sevap, günah gibi kavramlar, bireyin Tanrı ile olan ilişkisi olmaktan çıkarılarak devlet politikası hline getirilmiştir. Bu durum laik rejimle bağdaşmaz. Sorun yalnızca sanatsal üretimlerin azalması değildir. Asıl mesele, anaokulundan başlayarak çocukların bizim olmayan bir kültüre yönlendirilmesidir. Bu süreç 25 yıldır sürmektedir. Ayrıca 12 Eylül darbesiyle birlikte siyasal İslam'ın önü açılmış, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılmasa bile işlevsizleştirilmiştir. Bu kurumlar başka ellere devredilmiş ve içleri boşaltılmıştır. Cumhuriyet'in 100. yılını böyle görmek istemezdik. Ben 50. yılını da gördüm, 75. yılını da. Ancak 100. yılın bu koşullarda kutlanmasını arzu etmezdim. Daha Atatürkçü, daha Kemalist ve kuşkusuz sol bir hükümetle kutlanmasını isterdim. Niyetim ve düşüncem her zaman bu yöndedir. En azından çocuklarımızın 125. ve 150. yıllarda gerçekten devrimci hükümetler görmesini diliyorum. Bu süreç, ne yazık ki bir kadersizlik ve şanssızlık oldu. Cumhuriyet'in 50. yılı 1973'te, 75. yılı ise 1998'de kutlandı. Çocukluğumdan bu yana çok okuyan biriyim. O dönemlerde Cumhuriyet'in yıl dönümleri vesilesiyle çok sayıda nitelikli yayın hazırlanırdı. Bankalar ve çeşitli kurumlar; Cumhuriyet ve resim, Cumhuriyet ve mimarlık, Cumhuriyet ve hukuk, Cumhuriyet ve spor, Cumhuriyet ve müzik gibi pek çok değerli kitap çıkarırdı. Ben de bunların çoğunu edinmeye çalışırdım. Bu yıl ise içinde bulunduğumuz dönemi de göz önünde bulundurarak çok fazla nitelikli yayın çıkmayacağını düşündüm. Ne yazık ki bu düşüncemde haklı çıktım. Oysa Cumhuriyet'in 100. yılı insanın hayatında yalnızca bir kez görebileceği bir dönüm noktasıdır. İkinci kez böyle bir şansımız olmayacak. Bu nedenle iki-üç yıl öncesinden çalışmaya başladım. Sonuçta hepimiz Cumhuriyet'in yetiştirdiği insanlarız. Cumhuriyet'in erdemleriyle büyüdük. Elbette eleştirdiğimiz yönleri oldu, ancak büyük ölçüde hepimiz birer Cumhuriyet çocuğuyuz. Bugün beni en çok üzen şey ise Cumhuriyet'in bazı niteliklerinin törpülenmiş, bazılarının unutturulmuş, bazılarının ise yasada yer almasına rağmen uygulanmıyor olmasıdır. Anayasada laik, demokratik bir Cumhuriyet yazıyor. Bakanlar da iki gün önce laik ve demokratik Cumhuriyet üzerine yemin ettiler. Ancak bakanların geçmişlerine baktığımızda, laikliğe ne kadar bağlı oldukları ya da bu ilkeye karşı nasıl bir tutum sergileyecekleri ortadadır. Bundan iki hafta önce Sol Parti tarafından 'Şeriata ve faşizme hayır' yazılı bir pankart asıldı ve gençler gözaltına alındı, ardından ev hapsi verildi. Daha sonra 'Laikliğe ve gericiliğe hayır'yazılı bir pankart asıldı ve bu kez gerici olanın biz olduğumuz iddia edildi. Bir yandan böyle bir algı inşa edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle Cumhuriyet'e olan borcumu nasıl ödeyebilirim diye düşündüm. Bunu ancak yazarak yapabileceğime karar verdim. Bu amaçla kapsamlı bir Cumhuriyet okumasına giriştim. Çalışmama da doğal olarak başkentimiz Ankara'dan başladım' diye konuştu.
'Cumhuriyet'in Renkleri Vardır'
Yazar Melih Yıldız ise; 'Cumhuriyet'in renkleri vardır. Bu renkler içinde belki de en önemlileri Mazhar Osman ve Fatih Celal Göktuğ'dur. Mazhar Osman'ı zaten herkes tanır. Anadolu'da 'Mazhar Osmanlık olmak' diye bir deyim vardır. Ruh sağlığı bozulanlara, öfke kontrolü sorunu yaşayanlara ya da toplum içinde tartışanlara 'Mazhar Osman'a git' denir. Ancak Mazhar Osman, mizah konusu yapılacak bir kişi değildir. O, Türkiye'de modern psikiyatrinin kurucusu, bu alanın öncüsüdür. Bu kitapta da bana göre en renkli isim Mazhar Osman'dır. Bugün ADD'nin etkinliğinde olduğumuz için, Atatürk ile ilgili bir anısını anlatmak isterim. Bildiğiniz gibi Bakırköy Akıl Hastanesi'nin kuruluşunda Mazhar Osman'ın büyük emeği vardır. Askeri doktor olan Mazhar Osman, meslek hayatına Gülhane'deki Askerî Tıp Akademisi'nde başlar. İlk gittiğinde dahiliye dersleri almak ister. Ancak zamanla kandan ve hastalardan tiksindiğini fark eder. Hocası ona, bu alanda başarılı olamayacağını söyler. Bir gün Gülhane'nin kapısından çok heybetli ve karizmatik bir kişi içeri girer. Atatürk kadar etkileyici olan bu kişi, Besim Ömer Paşa'dır. Türkiye'de kadın doğum alanının kurucusu olan Besim Ömer Paşa'ya hem öğrenciler hem de hocalar büyük saygı gösterir. Mazhar Osman onun yanına giderek ders almak istediğini söyler. Ancak Besim Ömer Paşa, kadrosunun dolu olduğunu ve psikiyatri bölümüne gitmesinin daha uygun olacağını belirtir. O dönem psikiyatriye ilgi oldukça azdır. Bugün bile toplumda psikiyatriye veya psikoloğa gitmek konusunda çekinceler vardır. İnsanlar kalp ya da diş doktoruna rahatlıkla giderken, ruh sağlığı söz konusu olduğunda çekimser davranır. Bu durum, maalesef intihar oranlarının artmasına da neden olmaktadır. Mazhar Osman psikiyatriye yönlendirilir ve bu alandaki hocasının tek öğrencisi olur. Tıp fakültesini tamamladıktan sonra Almanya'ya gider ve dünyada akıl hastalıklarını sınıflandıran ilk kişi olan Emil Kraepelin'in öğrencisi olur. O dönemde Avrupa'da akıl hastalarına insanlık dışı yöntemlerle müdahale edilirken, Mazhar Osman modern tıp anlayışını öğrenerek ülkesine getirir. Türkiye'ye döndüğünde Haydarpaşa Numune Hastanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi'nde çalışır. Daha sonra modern psikiyatri anlayışını yerleştirmek için Bakırköy Akıl Hastanesi'nin kurulmasını sağlar. Askeri doktorluk görevini yapmak istemediği için hakkında şikyetler olur. Konu Atatürk'e iletildiğinde, Atatürk, 'Bu adamı kışlaya mı kapatacaksınız? O bir bilim insanıdır, ne istiyorsa yapılsın' diyerek destek verir. Bakırköy'de bugün çok büyük rant değeri olan bir arazi üzerine kurulan hastanenin çevresinin yeşil alan olarak bırakılması da Mazhar Osman'ın şartları arasındadır. Ağaçlandırma yapılmasını ister ve bunu resmi kayıtlara geçirir. Sonuç olarak, Türkiye'de modern psikiyatrinin kuruluşunda Mazhar Osman'ın olduğu kadar, Atatürk'ün de büyük emeği ve payı vardır' dedi.