Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı: 'Gelenek Değişmezse Bugüne Gelemez'

Kastamonu Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı, geleneğin yalnızca geçmişe ait bir unsur olmadığını, aksine değişerek bugüne ulaşan yaşayan bir kültürel miras olduğunu vurguladı.

Kastamonu Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı, geleneğin yalnızca geçmişe ait bir unsur olmadığını, aksine değişerek bugüne ulaşan yaşayan bir kültürel miras olduğunu vurguladı.

Geleneğin aslında ne anlama geldiğini ve ne olduğunu açıklayan, Kastamonu Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Kastamonu Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanıyım. Aynı zamanda Kastamonu Üniversitesi Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak görev yapıyorum. Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Kültür ve Sanat Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Tarih ve Arkeoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi ile birlikte Yaşayan Müze ve Şehir Arşivi'ni açmış bulunuyoruz. Dolayısıyla şu anda buranın idaresini yürütmekle de görevliyiz. Gelenek nedir? Oradan başlayalım. Gelenek, Türkçe bir kelimedir 'gel-' kökünden gelir. Yani gelenek, geçmişten bugüne kadar gelmekte olan demektir. Geçmişten bugüne ulaşan detlerimiz, göreneklerimiz, uygulamalarımız gelenek başlığı altında değerlendirilebilir. Gelenekler, toplumun bir ihtiyacı neticesinde şekillenir. Mesela açlık bir ihtiyaçtır, temel ihtiyaçlardan biridir. İnsanlar bu açlık ihtiyacına, pek çok değişkene bağlı olarak çözüm üretmişlerdir. Yaşadıkları coğrafya, iklim, bitki örtüsü, inanışlar gibi unsurlar bu çözümü belirlemiştir. Üretilen bu ürün ya da uygulama, zaman içinde tekrar ede ede benimsenmiş ve bir biçime, bir kalıba ulaşmıştır. Geleneklerin mutlaka bir anlamı ve arka planı vardır. Gelenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar gelir. Fakat insanlık durduğu yerde durmaz. Yaşam biçimlerimiz değişir. Çünkü şartlar değişir, teknoloji değişir, bilim ilerler. Yaşam şartlarımız ve yaşam biçimlerimiz değiştikçe gelenekler de bu değişen ihtiyaçlara uyum sağlar' dedi.

'Gelenek Değişmezse Bugüne Gelemez'

Geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarımında yaşanan dönüşümleri değerlendiren, Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Dolayısıyla geleneklerin değişmemesi mümkün değildir. Bu, geleneğin ruhuna aykırıdır. Çünkü adı üstünde gelenek, 'gelmekte olan'dır. Ne gelir? Hl ihtiyacımıza cevap verenler gelir. Ancak bunlar aynen mi gelir? Hayır. Gelenek değişmezse bugüne gelemez. Çünkü değişmemesi, bugünün ihtiyacına cevap vermemesi demektir. O zaman gelenek unutulur. Kuşaktan kuşağa aktarımı gerçekleşmez ve yok olur. Bu noktada geleneğin şöyle bir tarafı vardır: Gelenek tamamen değişirse artık ona gelenek diyemeyiz. Ama hiç değişmeden gelmesi de mümkün değildir. Gelenek, sınırlı bir değişimi içinde barındırır. Ancak bu değişim özüne aykırı olmamalıdır. Eğer gelenek özüne aykırı bir değişime uğrarsa buna yozlaşma denir. Günümüzde iki türlü durumla karşı karşıyayız: Birincisi geleneklerin unutulması, ikincisi ise gelenek adı altında yaşanan yozlaşmalar. Teknolojinin değişmesi, bilimin ilerlemesi ve yaşam şekillerimizin dönüşmesi, geleneklerin bugüne ulaşmasında bazen engel oluşturmuştur. Ancak kuşaktan kuşağa aktarımı etkileyen başka sebepler de vardır. Mesela düğün geleneklerini ele alalım. Bir milleti gelenekleri birbirinden ayırır. Biz bir Batılı gibi evlenmeyiz. Bizim binlerce yılda oluşturduğumuz düğün geleneklerimiz, ölüm geleneklerimiz, doğum geleneklerimiz vardır. Bunları genelleştirebiliriz. Kendi coğrafyamızda, kendi yaşam şartlarımız içinde ve kendi inanışlarımız doğrultusunda oluşturduğumuz düğün gelenekleri ve bu geleneklere yüklediğimiz anlamlar vardır. Bugün düğün geleneklerine baktığımızda, örneğin Kastamonu'da bunların değişmeden gelmesi mümkün müdür? Hayır, mümkün değildir. Çünkü yaşam biçimimiz değişti. Şehirleşme arttı, iş şartları değişti. Kastamonu'da eskiden düğünler çarşamba günü başlarken, perşembe günü 'hak' (gelin alma) gerçekleşirdi. Bugün ise herkes çarşamba ve perşembe günleri çalışıyor. Dolayısıyla düğünler hafta sonuna kaymak zorunda kalıyor. Geçmişte Anadolu'nun her yerinde düğün vakti genellikle hasat sonrasıydı. Çünkü hasat kaldırılır, maddi gelir elde edilir ve bununla düğün kurulurdu. Bugün ise insanlar sadece hasadı düşünmüyor. Tatil zamanına göre plan yapıyor. Memursa yıllık izni düşünüyor, öğretmense yaz tatilini ya da ara tatili düşünüyor. Buna göre düğün planı yapıyor. Böylece geleneksel düğünler yavaş yavaş azalıyor. Çünkü sizi salon düğününe zorlayan şartlar var. Ekonomik şartlar var, şehirleşme dediğimiz yapı var. Yanlış şehirleşme, gelenekleri yaşamamıza maalesef izin vermiyor' değerlendirmesinde bulundu.

'Geleneği Güncellemeyi De Başarmalıyız'

Geleneklerin güçlü olduğu Kastamonu'da bile yaşam biçimlerinin değişmesiyle kültürel pratiklerin sürdürülemez hale geldiğini vurgulayan, Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Kastamonu gibi geleneklerin hl güçlü olduğu bir şehirde bile siteleşme dediğimiz yaşam biçimi pek çok geleneği yaşamamıza imkn vermiyor. Apartmanlar, bloklar, daireler… Komşuluk ilişkilerinin kalmadığından bahsediyoruz. Peki nasıl kalsın? Komşunun bir araya gelebileceği bir mekn yok sitede. Kurban kesebileceğiniz bir alan yok. Kış hazırlıkları Türk kültürünün çok önemli bir parçasıdır: Salça kaynatmak, erişte kesmek, tarhana yapmak gerekir. Sitede bunu nerede yapacaksınız? Şehirleşmedeki hatalarımız, yaşam biçimlerimizdeki dönüşüm, geniş aileden çekirdek aileye geçiş… Bunların hepsi geleneklerin aktarımında engel oluşturabiliyor. Tabii işin içinde popüler kültür, moda ve başka etmenler de vardır. Geleneği değersizleştiren pek çok unsur vardır. Popüler kültüre dahil olmadığında genç dışlanacağı korkusuyla popüler kültüre, moda olana yönelir. Giyim kuşam bunun en bariz örneğidir. Ama bunun başka çaresi olamaz mı? Geleneksel giyim kuşam bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bugüne taşınamaz mı? Elbette taşınabilir. Giydiğiniz yeleğin, ceketin üzerine motif işleyemez misiniz? Binlerce yıllık oya kültürümüzü takınıza, küpenize, kolyenize koyamaz mısınız? Elbette yapabiliriz. Geleneği güncellemeyi de başarmalıyız. Bu aynı zamanda bir eğitim ve kültür politikası meselesidir. Bunun içinde medya da çok önemli bir yer tutar. Radyo ile başlayan süreç televizyonla devam etti ve bugün internet çağındayız. Gençlere ulaşabileceğimiz en güçlü alan dijital ortamdır. Peki hiçbir şey yapılmıyor mu? Yapılıyor. 2003 yılında UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Miras Sözleşmesi'ni gündeme getirdi. Türkiye bu sözleşmeyi kabul eden ülkelerden biri oldu. 2006'da sözleşme Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçerek onaylandı. Sözleşme, toplulukların, grupların ve bazı durumlarda bireylerin kültürel miraslarının bir parçası olarak gördükleri kültürel uygulamaları, ifadeleri, bilgi ve becerileri tanıtmayı, korumayı ve aktarmayı amaçlamaktadır. Türkiye'nin 2025 yılı itibarıyla Somut Olmayan Kültürel Miras Listelerinde 32 unsuru bulunmakta ve bunlardan 29'u Temsilî Listede, üçü ise Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesinde yer almaktadır. Karagöz, meddah, sema, semah, şıklık geleneği, Dede Korkut, Hıdrellez, Nevruz, mesir macunu, geleneksel sohbet toplantıları, ebru sanatı gibi unsurlarımız bunlardan bazılarıdır. Böylece bütün dünyada deniyor ki; 'Ebru bir Türk sanatıdır, Karagöz bir Türk sanatıdır.'' dedi.

'Üniversitelerin Her Bölümünde Halk Kültürü Dersi Olmalıdır'

Halk kültürünün yalnızca geçmişe ait bir unsur değil, günlük yaşamı ve tasarımı da şekillendiren bir alan olduğunu söyleyen, Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Bu sözleşmenin gereklilikleri kapsamında Türkiye önemli adımlar attı. Bunlardan biri halk kültürünün okullarda ders olarak okutulmasıdır. 2006'dan itibaren ortaokullarda Halk Kültürü seçmeli ders olarak konuldu. Geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarımda sorun yaşanıyorsa bunun çözüm yollarından biri okullardır. Çünkü geleneksel kültürümüzde çocuk doğduğu ailede, çevrede kültürü öğrenirdi. Ama bugün çocuk 4-5 yaşından itibaren eğitim sisteminin içinde. Dolayısıyla aileden ve çevreden kültür aktarımının gerçekleşemediği bir ortamda bunun çözümü eğitim-öğretimin tüm süreçlerine dahil edilmesidir. Bence sadece ortaokulda seçmeli ders değil, anaokulundan itibaren zorunlu hale getirilmelidir. Üniversitelerin her bölümünde halk kültürü dersi olmalıdır. Endüstriyel tasarımda da olmalı, tıp fakültesinde de olmalı. Mesela endüstriyel tasarımda niye olmalı? Çünkü ben evime buzdolabı alıyorum. Ben nasıl bir buzdolabı istiyorum? Benim yemek kültürüme uygun bir buzdolabı istiyorum. Ben marketten kapalı gıdayı alıp mikrodalgada ısıtıp yiyen bir kültürden mi geliyorum? Yoksa tenceremi alıp sulu yemek yapan bir kültürden mi geliyorum? Dolayısıyla bu buzdolabını tasarlayan benim yemek kültürümü bilmeli ve ona uygun bir buzdolabı tasarlamalıdır. Bunu mesela mimarlık ve mühendislik fakülteleri de düşünmelidir. Şimdi mimar ne yapıyor? Siteleri tasarlıyor, apartman daireleri tasarlıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Ben bir apartman dairesi kiralıyorum ya da satın alıyorum ve diyorum ki: Bana kiler lazım. Çünkü Türkiye'de kadının çalışma hayatına girmesine rağmen hl geleneksel bir yeme içme kültürü vardır. Ben hl salçamı kaynatmak istiyorum. Ya da üreticisinden toptan almak istiyorum. Peki bunları nereye koyacağım? Sadece buzdolabına mı koyacağım ya da o küçük mutfak dolabına mı koyacağım? Bana kiler lazım. Ben bunu nasıl çözüyorum? Balkonu kapatıyorum, kanepenin altını kiler gibi kullanıyorum. Dolayısıyla mimarın ve tasarımcının bunu bilmesi gerekiyor. Ya da az önce bahsettiğim gibi, ben kurban kesiyorum. Böyle bir inancım var. Peki bu inancı yetişmekte olan aile bireylerime aktarabiliyor muyum? Hayır, aktaramıyorum. Neden? Çünkü bugünkü şehirleşme yapısında kurbanlar şehrin dışında hazırlanan alanlarda kesiliyor ve bu meknlar gelenek aktarımının yapılabileceği ortamlar değil. Hatta marketlerden hazır paketlenmiş hisseler geliyor. Yaşadığımız sitelerde kurban ibadetimizi geleneklerimize uygun gerçekleştirebileceğimiz alanlar yok. Şehirlerde bayramlarımızı geleneksel şekilde kutladığımız bayram yerleri korunmadı örneğin. Kültürel meknın korunmaması geleneğin sürekliliğinin kesintiye uğramasına yol açan bir başka husustur' bilgisini paylaştı.

'Dijital Medya Geleneksel Kültürü Konu Edinmelidir'

Somut Olmayan Kültürel Mirasın yalnızca geçmişe ait unsurlar değil, kuşaktan kuşağa aktarılması gereken yaşayan değerler olduğunu belirten Kastamonu Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Somut Olmayan Kültürel Miras dediğimiz kavram beş alanı kapsıyor. Birinci alan, sözlü anlatıların yer aldığı alandır. Masallar, hikyeler, tekerlemeler, ninniler, ağıtlar, bilmeceler vb. bu gruba girer. İkinci grup, toplumsal uygulamalardır. Bayramlar, düğünler, cenaze törenleri, Hıdrellez kutlamaları gibi uygulamaları bu başlık altında anlıyoruz. Üçüncü olarak doğa ve evren ile ilgili uygulamalar dediğimiz bir başlık vardır. Bunun içinde halk hekimliği vardır, halk veterinerliği vardır, halk botaniği, halk zoolojisi vb. vardır. Dördüncü olarak gösteri sanatlarını anlıyoruz. Mesela halk dansları dediğimiz halk oyunları, meddah geleneği, Karagöz geleneği, orta oyunu geleneği ve seyirlik oyunlar bu alana girer. Beşinci alan da el sanatları geleneğini anlıyoruz. Peki bunları genç kuşağa nasıl aktaracağız? Bunun bir aşaması tespit, arşivleme ve yayın çalışmalarıdır. Bir aşaması, eğitim-öğretim süreçlerine dahil etmektir. Bir başka ayağı da medyadır. Medya, her türlü görsel, işitsel ve dijital medya geleneksel kültürü konu edinmelidir. Bunlar Türkiye'de yapılıyor, yapılmıyor değil. Dediğim gibi bir ders konuldu. Diğer derslerin öğretim programlarında da geleneksel kültür unsurları dersin içeriğiyle bağdaştırılacak şekilde programa dahil ediliyor. Ancak bu sadece seçmeli bir ders. Oysa bütün eğitim-öğretim seviyelerinde farkındalığı ve bilgiyi artırmak için böyle bir dersin olması gerekiyor. Müzeler açılmaya başlandı ve açılmaya devam ediyor. Medya üstüne düşeni yapıyor mu? Yaptığı yerler var elbette, yapmadığı yerler de var. Ancak işin bir taraftan da popüler tarafı var. Bu popüler taraf, geleneği bir tüketim nesnesi haline getiriyor. Bu da bir tehlike oluşturuyor. Geleneği bilinçsiz bir turizm nesnesine, bilinçsiz bir tüketim nesnesine dönüştürmek olumsuz sonuçlar doğuruyor. Tüketim nesnesine dönüşen geleneğin ardındaki anlam dünyası yok oluyor, tek tipleşme ortaya çıkıyor. Örneğin düğün geleneklerimiz içinde kına önemli bir yer tutmaktadır. Karılış biçiminden, ele yakılış biçimine, söylenen ağıta kadar anlamları olan bir ritüeldir. Mesela kına niye yakılır? Gençler bunu bilmiyor. Anlamını bilmediği için de bize ait olanı ötekileştiriyor. Organizasyon şirketleri bunu tek tipleştiriyor. Türkiye'nin neresine giderseniz gidin aynı kına gecesiyle karşılaşmaya başlıyorsunuz' ifadelerine yer verdi.

'Bizim İnanılmaz Zengin Bir Masal Külliyatımız Var'

Toplumsal yaşamın çekirdek aileye dönüşmesiyle birlikte sözlü kültür unsurlarının zayıfladığını dile getiren Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Mesela ben öğrencilerime derslerde soruyorum: Bildiğiniz masallar nelerdir? Kültürün canlı olduğu bir yerde bile öğrenciler bana masal söyleyemiyor. Sonra birkaç tane sayıyorlar: Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses, Sindirella, Rapunzel… Bunları biliyorlar. Çünkü çocuk kreşe gittiğinde kreşin duvarlarında Pamuk Prenses'i görüyor, yedi cücelerin resmini görüyor, Rapunzel'i görüyor. Çocuk gözünü açtığı dünyada bunlarla muhatap oluyor. Gittiği okulda, alışveriş merkezinde, izlediği çizgi filmde ve sinemada bunlarla karşılaşıyor. Oysa masallar yaşlı kuşaktan genç kuşağa aktarılır. Genellikle nineden, dededen toruna aktarılır. Çünkü günlük işleri yürütmek orta kuşağın, anne babanın işidir. Yaşlılar fiziksel güçten düştüğü için bir kenara çekilir. Onlar çocuğun beşiğini sallar. Mesela ben hatırlıyorum, kardeşlerimin beşiğinin ipi dedemdeydi. Yaşlılar beşiği sallarken ninni söyler, akşam olunca çoluğu çocuğu toplar masal anlatır. Ancak geniş aile bugünkü yaşam şartlarında çekirdek aileye dönüşünce bu aktarım büyük oranda kesildi. Eğitimde, medyada ve günlük hayatta geleneksel olanın yerine popüler olan geldi. Halbuki bizim inanılmaz bir masal zenginliğimiz var. Örneğin Atatürk Kültür Merkezi'nin TÜMAK (Türk Masalları Külliyatı) projesi oldu. Türkiye haritasında nereden kaç masal kaydedilmiş görebiliyorsunuz. Yüzlerce masal var. Ama bütün masalları buraya kaydedebildik mi? Hayır, henüz kaydettik diyemeyiz. Dolayısıyla bizim inanılmaz zengin bir masal külliyatımız var. Ancak biz bunu yeni kuşaklara aktaracak şekilde bugünkü yaşam şartlarına, medyaya ve eğitim sistemine dahil edemedik. Anne baba yoğun, dede nine uzakta. Siz bunu çizgi filmlerinize dahil edememişsiniz, sinemanıza dahil edememişsiniz. Hiç yapmadık demiyorum, bu haksızlık olur. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilgili bakanlıklarının elbette birçok faaliyeti var. Ancak bu sadece devlet eliyle olacak bir şey değildir. Mesela ninni dinleyerek, masal dinleyerek büyüyen bir çocuğun dil gelişimi ve hayl dünyası da o ölçüde zenginleşir. Ben geçen Ekim ayında Yaşayan Müze'de on üç farklı ülkeden otuzun üzerinde akademisyeni ağırladık. Bir masal anlattık. Masalın sonunda İngiltere'den gelen bir hoca şunu dedi: 'Türkçenin inanılmaz bir ahengi var.' Çünkü masal dediğiniz türün kalıp sözleri, tekerlemeleri Türkçenin ahengini verir. Tekerleme dünyası çok zengindir. Ninniler de öyledir. Çocuk gözünü dünyaya açtığında kulağı ninni duymaya başlar, içine doğduğu dilin ahengini bilinçaltına işler. Masal, ninni ve türkü bir milletin tüm zihniyetini ihtiva eder. Bu yüzden önemlidir. Türk kültürü binlerce yıldır kendi zihniyetini sözlü ürünleriyle kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Masal sadece çocuklar uyusun diye anlatılan bir şey değildir. Masal binlerce yıllık değer yargılarınızı çocuğa aktarır. Dil zevki verir, sanat ve estetik ihtiyacını karşılar ama aynı zamanda değer dünyasını da aktarır. Bugün öğrencilerime soruyorum: Köroğlu'nu biliyor musunuz? Köroğlu'nun sadece adını biliyorlar. Robin Hood'u biliyor musunuz dediğimde biliyorlar. Çünkü izledikleri filmlerde Robin Hood'a gönderme yapılıyor. Bunlar kültürel kodlardır. Her milletin kültürel kodları kendine hastır' dedi.

'Kastamonu, 'Türkmen Kaidesi' Olarak Nitelendirilmiştir'

Kastamonu'nun tarih boyunca önemli bir Türk yerleşimi ve kültürel miras merkezi olduğunu belirten Kastamonu Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı; 'Kastamonu, 'Türkmen kaidesi' olarak nitelendirilmiştir. Yerleşim adlarına baktığınız zaman bugün hl köy adlarında Türk boylarının isimlerini görebilirsiniz. Burası zengin bir Türk yerleşiminin olduğu bir bölgedir. Türk boyları yerleştiği için burada büyük bir kültürel zenginlik oluşmuştur. On dokuz ilçesine gidin, bu on dokuz ilçenin kıyafetlerinde bile hemen fark edersiniz ki ayrı bir zenginlik ve güzellik vardır. Peki bunu nasıl aktaracağız? Burada yerel yöneticilere ve yerel kurumlara çok iş düşüyor. Belediyeler, valilikler, dernekler ve bütün sivil toplum kuruluşları bu konuda sorumluluk almalıdır. Bunların bilinçli bir biçimde kültürü bir tüketim nesnesine dönüştürmeden, gelenekleri yozlaştırmadan sürekliliğinin sağlanması gerekiyor. Bizim bu müzede yapmaya çalıştığımız şey tam olarak budur. Mesela baharın gelişi, geleneksel yaşam biçimlerinde çok önemlidir. Çünkü hayvancılıkla ve tarımla uğraşılır. Baharın gelişine göre hayvancılık ve tarımla ilgili faaliyetler planlanır. Zorlu kış şartlarından kurtulup bereketin başlamasının habercisidir bahar. Bu durum bütün toplumlarda kutlanmıştır. Nevruz olur, Hıdrellez olur veya Çiğdem olur. Çiğdemin çıkması baharın gelişi demektir. Çocuklar çıkarlar, sarı çiğdemleri toplarlar ve kapı kapı gezerek bulgur, yağ toplarlar. Bir evde bir babaanne, bir nene ya da bir anne onlara pilav yapar. Çiğdemleri de üzerine koyarlar. Çocuklar yer. Böylece baharın gelişini kutlamış olurlar. Herkes de haberdar olmuş olur. Kastamonu'da ben bunu bir köyde 'Melemşeye Çağırmak' olarak derledim. Bu çiçek şubat ayında açmaya başlar. İlk gören çocuk bu menekşeyi koparır. Bir dalın ucuna menekşeyi takar ve yüksek sesle 'melemşe, melemşe' diye bağırmaya başlar. Bunu duyan bütün çocuklar onun yanına toplanır. Melemşeye ne gerek Bir yumurtacık gerek Derelere tepelere sel gerek, Ekinlere gül gerek, Verenin oğlu olsun, Vermeyenin sidikli, sümüklü bir kızı olsun, Onu da Allah alsın. manisini söylemeye başlarlar ve köyde kapı kapı bu maniyi söyleyerek gezerler. Yumurta toplarlar. Sonra bunu paylaşırlar ve dağılırlar. Ben bunu en son 2016'da derledim. Çocuklar 'Melemşe'ye çağırırken ben oradaydım. Bir canlandırmadan bahsetmiyoruz. Çocuk menekşeyi bulmuştu. Menekşe çağırmaya çıkmıştı. Ben de oradaydım, doğal katılımlı bir gözlem yaptım' diye konuştu.

'Binlerce Yıldır Sürdürdüğünüz Bir Gelenek, Şu Son Beş Yılda Artık Yapılmıyor'

Prof. Dr. Gülten Küçükbasmacı, Kastamonu'da köylerin boşalması ve çocuk nüfusunun azalması nedeniyle kültürel mirasın hızla kaybolduğunu vurgulayarak; 'Yüzlerce yıldır yaşayıp gelen bu geleneğin devamı için Kastamonu Milli Eğitim Müdürlüğü, Kastamonu Belediyeleri, Kastamonu yerel yöneticileri ve STK'lar ellerinden gelen her şeyi yapmalıydılar. Neden? Gelenek terk edilmek üzereydi. Çünkü köyden şehre göç olmuştu ve köyde çocuk kalmamıştı. Köyde çocuk kalmazsa ne olur? Arkadan yeni yetişen olmadığı için aktaracak kimse kalmaz. Köyde okul kapanmıştı. Biz bu geleneği 2008'de de derlemiştik, aynı köyde. O zaman okul açıktı. Kalabalık bir öğrenci grubu vardı. Ben 2016'da gittiğimde köyde sadece beş çocuk vardı. Birkaç yıl sonra 2020'de tekrar iletişim kurdum ve sordum: 'Bu yıl yapıldı mı?' Dediler ki 'yapılmadı'. Neden yapılmadı? Bir, Covid'den dolayı yapılmadı. Tamam. Ama Covid bitti. Peki neden yapılmadı? Çünkü köyde birkaç çocuk vardı, onlar da büyüdü. Büyüdükleri için okula gitmeleri gerekti. Okula gitmek için de Taşköprü'ye taşınmaları gerekti. Binlerce yıldır sürdürdüğünüz bir gelenek, şu son beş yılda artık yapılmıyor. Bu insanlık tarihi için büyük bir kayıptır. Çünkü bu geleneklerin arkasında büyük bir birikim vardır. Çocuk bununla hayatın içinde mevsimlerin nasıl değiştiğini öğrenir. Mevsime bağlı olarak iş planının nasıl değişeceğinin farkına varır. Çevresinin farkına varır. Bugün siz okulda istediğiniz kadar yapay zekyla, dijital imknlarla, eğitim araçlarıyla çiçekleri tanıtın çocuklara… Kalıcı olmaz. Ama o çocuk oradaki menekşeyi bulur, alır ve öğrenir. Artık ona ait olur. Bunun çok sembolik anlamları da vardır. Niye yumurta topluyor? Çünkü yumurta geçmiş dönemde önemli bir ekonomik araçtır. Para yoktur, başka şey yoktur. Ama yumurtanın arkasında binlerce yıldır yüklediğiniz dünyanın yaratılışı, bereket, çoğalma gibi anlamlar vardır. Gelenek tekrarlanmayınca yüzlerce yılın tecrübesine dayana önemli bir geleneksel bilgi de böylece unutulmuş oluyor' ifadelerine yer verdi.


Özel Haber

Bakmadan Geçme