Allah'a Kusur Etmek Veya Takvayı Seçmek
Halime Özdemir
Kusur, kabahat, suç adına ne dediğimizin bir önemi yok fakat insan hem insana ve daha da önemlisi hem Rabbine karşı kusur işler. Ve lakin yaptığı şeyin suç ve kabahat olduğunu bile bile yani bir anlamda inadına onu kabul etmek veya o hatayı terk etmek yerine kendi savunma mekanizmasına sığınarak kabahatinden geri adım atmayı ve özür dilemeyi tercih etmez. Ve muhatabın aklına direkt olarak şu söz gelir: Huylu huyundan vazgeçmez. Oysa ilk insandan bu tarafa bildiğimiz bir gerçek vardır ki o da suçu kabul edip özür dilemeyi bilme yeteneğinin insana verilmiş bir meleke olduğudur. Ama bizim toplumumuzda maalesef ne tövbe ne de özür dileme yeteneği pek keşfedilmemiş bir durumdur. Ta ki Azrail ile karşılaşıncaya kadar. Kişi ne zaman Azrail’in (AS) kendisine doğru geldiğini anlamaya başladığında önce Rabbinden özür dilemeye (tövbe) ve insandan da “helallik” dilemeye başlar. Ama tren çoktan kaçmıştır belki de… Bu yazıda insanın insana karşı yaptığı kusurları ve kabahatleri ele almayacağım sadece bir iki cümle değinmekle iktifa edip insanın Rabbine karşı kusurlu olmasına sebep olan şeyler üzerinde duracağım. Ki bu yazının teması tam olarak budur.
Tanzimat Dönemi şair ve yazarlarından Muallim Nâci, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” diyerek insanın unutma özelliğini hatırlatır bize. Ve buradan hareketle insan, kendisinin yaratılmış olduğunu unutup ve hatta daha da ileri giderek dünyanın sahibi olarak kendisini zannederek hayatına devam eder. Ve tam bu noktada Allah’ın kural ve kaideleri yok sayılarak görmezden gelinerek alınan nefesler dünyada var olur. Emir ve yasaklar göz ardı edilince kabahat ve kusurlar gün yüzüne çıkmaya başlar. Veya başka bir ifade ile takvayı elden bırakarak hayatı devam ettirme süreci ortaya çıkar. Peki ama hemen hemen herkesin bildiği ve hafızasında yer alan bu kavram nedir?
Takva sözlükte; “korumak, korunmak, sakınmak, saygı göstermek, dindar olmak, itaat etmek, korkmak, çekinmek” anlamlarında kullanılır. Seyyid Şerîf el-Cürcânî takvayı, “Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır, bu da ceza almayı haklı kılan davranışlardan nefsi korumak suretiyle gerçekleşir.” diye tarif etmiştir. Peki ama takva Müslümanlar açısından neden önemlidir? Bunu “ben müslümanım” diyen herkesin bilmesi zaruridir. Çünkü takva, kulun Allah katındaki değerini belirleyen en önemli niteliğidir. Rabbimiz, “… Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât 49/13) buyururken bu gerçeği bildirmiştir. Tabi kulun acaba Rabbi katında değerli olmak gibi bir isteği var mı onu da bizatihi kendisi sorgulaması gerekir.
Takva, imanın bir gereğidir. Biz bu kavramı günümüzde tam olarak anlayabilmiş değiliz. Bundan sebep olsa gerek ki dindar olduğunu söyleyen kimseler dahi şu şekilde cümle kurabiliyor: “Ben o kadar takva sahibi değilim.” Oysa takva, gönlünde iman olan herkeste var olması gereken bir vasıftır. “… Eğer müminseniz Allah’a karşı takva sahibi olunuz.” (Mâide 5/57) ayetini görmezden ve bilmezden gelerek yaşayamayız ama yaşıyoruz veya yaşadığımızı düşünerek nefeslerimizi harcıyoruz.
Bizi takvadan uzaklaştıracak söz ve davranışlar, günlük hayatta gündelik işlerde yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla görünür hale gelir. Mesela yalan söylemek, kalp kırmak, gıybet etmek, alışverişte, ailede, sokakta, çarşıda, pazarda, ekonomide, işte, özel hayatta kısaca hayatın her anında önce kalpte meydana gelen ve daha sonra söz ve davranış olarak görünür olan her kötülük veya terk edilen her iyilik, mümini takvadan uzaklaştırır. Bu ise kalbe zarar verir ve adeta kalbi çürüterek müminin takvasını kendi elleriyle yok etmesine sebep olur. Sonunda mümin Allah’tan uzaklaşarak çoğu zaman da O’nu yok sayarak adeta kendini ilahlaştırmış olur ama bunun farkına dahi varmaz, varamaz.
Gazzâlî, kişiyi takvaya götürecek veya uzaklaştıracak beş önemli organın üzerinde durur: Göz, kulak, dil, kalp ve mide. Keyfimize göre ve kendi kurallarımıza göre yaşadığımız ve davrandığımız hayatımızı yani bu organlarımızı köreltip veya öldürüp takvadan uzaklaşmış oluruz. Bu sebeple her bir organın bizim üzerimizde hakkı vardır.
Peki ama ya takvaya sarılırsak ne olur? Buna verilecek pek çok cevap var ve lakin ben yine susmayı ve şu ayeti dikkatlerinize sunmayı tercih ediyorum: “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız (Allah’a saygıda kusur etmezseniz) O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Enfâl 8/29) Daha başka söze hele hele beşer sözüne gerek var mı? Bence hiç yok. Ama mükâfat çok büyük, almak isteyen için ve sonsuz ve muhteşem ve paha biçilemeyecek kadar değerli.
Peki ama ezberde olan ama içeriğinin bilinmediğini düşündüğüm takvanın ne olduğunu nereden öğreneceğiz? Çünkü şu çağ, herkesin “bana göre” diye söz sarf ettiği bir zamana şahit. Öncelikle kendi kendimizle ve kendi bilgimizle takvayı elde edemeyiz. Takvanın kaynağı hiç şüphesiz ilâhi buyruktadır. Kulları takvaya ulaştıracak yol ve yöntemler nelerdir? Her mümin kul bunu araştırmak ve öğrenmek ve hayatında uygulamak zorunda. Bu soruya şu soruyu sorarak cevap vermek istiyorum: “Siz hiç Kur’an-ı Kerim okudunuz mu?” Ama Kur’an-ı Kerim’i nasıl okuyacağız buna cevap vermeyeceğim konu dağılmasın diye. Eğer okuduysanız takvayı nasıl elde edeceğinizi zaten öğrenmişsinizdir. Çünkü kerim kitabın ilk sayfalarının ilk ayetlerinde bildirmiştir yüce Allah. “İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar (takva sahipleri) için bir yol göstericidir.” (Bakara 2/2) O zaman takvaya giden yol, Kur’an-ı Kerim’i okuyup onu rehber edinmekten geçmektedir. Hayatında Kur’an’ın olmadığı bir dünyada nefes alan bir insanın takvaya ulaşması imkansızdır. Ve takva, hayatın her alanında kriter olmadıkça kusur ve kabahatler günbegün üst üste yığıldıkça günümüz dünyasındaki Müslümanların hayat felsefesinde takva kaybolup gitmeye mahkum olacaktır. Kur’an-ı Kerim’i hayatında rehber olarak almayan her kul, takvayı gözden çıkarmış, daha doğrusu takvayı bilmeden ömür tüketmiş ve Rabbine karşı isyana ve kusur bataklığına batmaya mahkum etmiştir kendisini.
Kur’an-ı Kerim’deki her bir ayeti kalpten dinlemek ve işittiği her bir ayete itaat etmekle takva elde edilir. İtaatsiz takva, imkan dahilinde değildir. Nefsiyle baş başa kalan ve Rabbini dinlemeyen kimse, takva yolundan fersah fersah uzaklaşarak şeytana yoldaş olmaya başlar ve bunun farkına dahi varamaz. O zaman takvanın makamı, gönüldür desek yanlış olmaz sanırım. Gönlünü takva ile besleyip sözünü ve davranışını takva ile süslemedikçe kul, kurtuluş elde edilmeyecektir.