Halime Özdemir

Allah Kuluna Kâfi Değil Mi?

Halime Özdemir

Kâfi, “yeter, yeterli” anlamında kullanılan bir kelimedir. “Bu yemek bana kâfi, bu çalışma sana kâfi, bu iş ona kâfi, bu kadar gezme bize kâfi” gibi pek çok şekillerde karşımıza çıkabilir. Yeter! Yani konu ne ise başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Başka bir kişi, zaman, iş, alan, mekan vb. aramanın hiç gereği yoktur. Çünkü üzerinde konuşulan konuda yeteri kadar var demektir.

Eskiler bu kelimeyi hayatlarında hem daha fazla kullanır hem de uygulamalı olarak tatbik ederler iken yeni nesilde pek de kullanılmıyor kanaatindeyim. Çünkü doyumsuz bir çağın şahitleriyiz ve bundan dolayı bu çağın insanına hiçbir şey “kâfi” gelmiyor. Bunun sebeplerini araştırmak gerekir mi? Yoksa zaten her şey ayan beyan ortada mı?

Son on yıllarda doyumsuz olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Genci-yaşlısı, kadını-erkeği hiç kimseye hiçbir şey kâfi gelmiyor. Daha fazlası ve daha da fazlası diye diye bir zincirin halkası olarak ömür tüketiyoruz. Hiçbir şey yetmiyor, daha fazlası ile başlayan her şey, bizi girdabına alıp sürükleyerek bize ömür tükettiriyor. Daha fazla arkadaş -sosyal medyada-, daha fazla beğeni, daha fazla güzellik, daha fazla zenginlik ve özellikle göze ve nefse hitap eden daha daha fazla fazla olan her şey. Yetmiyor hiçbir şey eksik olan insana. Bahane de hazır: “Bu çağ, bunu gerektiriyor.” Peki, önceki dönemde zaman yine aynı değil miydi? İnsanlar yine bir tas aş ile doymuyor muydu? İnsanlar yine bir evde oturmuyor muydu? İnsanlar yine gibi gibi diye ekleyeceğimiz temel ihtiyaçlara sahip değil miydi? İnsan, her dönemde insan olma özelliğine sahip iken bu çağ niye böyle yaptı Adem’in çocuklarına veya Adem’in çocuklarının hiçbir şeyi kâfi görmediği için gözü de gönlü de neden doymuyor?

Bu daha fazla anlayışı, manevî açıdan da kâfi gelmeyen bir evrenin tam ortasında yaşatıyor hayatı. Farkında mıyız? Allah bize kâfi gelmiyor. Peygamber de bize kâfi gelmiyor. Kısaca din bize kâfi gelmiyor. Dinin sahibi kâfi gelmeyince dinin kâfi gelmemesi de normal değil mi? Bunun sebebi, nedir, ne olabilir? Şımarık insanın haddini bilmeyip sınırlarını aşması mı? İnsanda mevcut olan aşırı hırs ve bencillikten kaynaklı ego tatminsizliği mi? Yoksa kendisinde var olduğunu düşündüğü yücelik (!) duygusu mu? İnsan topraktan gelip oraya döneceğini ve orada toprağa karışıp unutulacağını unutacak kadar ne tür bir bilgiye sahip de kendisini yaratana kafa tutup Allah’ı kâfi görmekten uzaklaşıyor? Ah nisyan ile yoğrulan insan!!!

Bu şartlar altında neden ve nasılı bir tarafa bırakacak olursak -ki anlaması da anlaşılması da zor bir durum- bu gerçeğin her dönemde var olduğunu kabul ederek başlamamız gerekir cümleye. Çünkü Rabbimiz, yüce kitabında bize bunu bildirmiş. Yani açıkçası şaşırmamamız gerektiğini öğrenmemek, bizim ayıbımız. Ne buyuruyordu vekîl olan Rabbimiz? “Allah kuluna kâfi değil mi? ...” (Zümer 39/36) Soru ile dikkatlerimizi çekmekte olan Rabbimiz, dünyaya gönderdiği kuluna kâfi ama kulları Allah’a iman etmeyip hem kendilerine hem de çevresindekilere dünyayı dar ediyor.

Asıl mevzu, Allah’ın kullarının Allah’ı vekîl tayin etmeyip kendilerini ilahlaştırmış olmaları mıdır? Bilmiyorum… Acaba “kul” olma vasfımızı mı kaybettik? Acaba Allah’a olan saygısızlığımızdan dolayı kalplerimiz mühürlendi de had bilmememizin sonucu olarak kendimizi yüce insan kabul edip Allah’ı kâfi mi görmüyoruz? Kabul etmemiz daha doğrusu iman etmemiz gereken bir durum var: Dünyanın sahibi, Allah. Sözün sahibi, Allah. Olayın sahibi, Allah. Durumun sahibi, Allah. Yerin ve göğün sahibi, Allah. Biz mi? Misafir… Göz açıp kapayıncaya kadar kısacık bir sürede görünüp, kaybolup ve daha mezara bile konulmadan unutulacak kadir aciz misafirleriz.

Oysa, “Allah bize yeter, en güzel vekîl O’dur.” (Âl-i İmrân 3/173) Peki ama vekîl ne demektir? Vekîl, “bütün yaratıkların işlerinin görülmesinde güvenilip dayanılan, bu konuda tam yeterli olan varlık”tır. Buradan hareketle Allah, eksiksiz ve tam olduğu için her şeye yeterlidir. Bu sebeple güvenilip dayanılması elzemdir. Kendimizin yetersiz olduğunu anlayıp güç aramaya kalkıştığımızda şu dua ile doğru yola dönüp kalplerimizi mutmain hale dönüştürebiliriz. Ne dersiniz?

“Hasbünellâhü ve ni‘me’l-vekîl… (Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir)” (Âl-i İmrân 3/173) Gerçekten Allah’ın vekilimiz olduğuna imanımız var ise neden bunca kavga ve gürültü? Neden bunca kin ve nefret? Neden bunca kargaşa ve zulüm? Kısaca neden bu kadar zulüm? Bilmiyorum…

Bu söz, aynı zamanda hayat serüveninde müminin dilinde pelesenk hale gelmesi gereken bir zikir olması gerekir. “Hasbünellâhü ve ni‘me’l-vekîl.” Bu duayı yaparken dilde olanın kalpte buluşması zorunludur. Her şey gönülde başlar ve biter. Kalbin habersiz olduğu bir dua kabul olur mu? Ne dersiniz?

Kâfi olan Allah bize vekîl olmaz mı? O’nu vekîl olarak görmediğimiz için mi hiçbir şeyi yeterli görmüyoruz? Dostu da yardımcısı da Allah olanın gama bürünmesine ne hacet? İbrahim (as) ateşe atılırken son söz olarak “Allah bize yeter.” (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 13) dememiş miydi? Evet, demişti ve herkesi yakıp kavuran ateş, İbrahim’i yak(a)mamıştı. Tarihteki bu teslimiyet ve vekîl tayin etme örneği bize kâfi değil mi? Daha neyin peşinde sürükleniyoruz?  İnsan, sadece ve sadece sorunları varmış ve hayatında hiçbir güzellik yokmuş gibi yaşayarak hayatına devam ettiğinde maalesef ki Allah’ı kâfi görmüyor ve hatta Allah’ı görmüyor. Bunca serzeniş ve şikâyetin sebebi de Allah’ın kâfi görülmemesi değil de nedir? Dünyanın sahibini vekîl kabul ettiğimiz oranda gönlümüzde olan kin ve nefret sönecek ve dünyadan ayrılırken dünyanın sahibine mahcup olmadan ayrılacağız bu misafirhaneden. Keşke akledebilsek…

Peki ama Allah size kâfi mi? Vekiliniz her dem Allah mı?

 

Yazarın Diğer Yazıları