Misafir

Emanet Gülümseme

Misafir

Bazı gülümsemeler vardır; yüze işlenmiştir ama ruha ait değildir. İnsan onu biR yerlerde görmüş kendine yakıştırmıştır ; birazdan iade edecekmiş gibi taşır oysa fark etmeden çoktan benimsemiştir bile. Zamanla o gülümseme, sahibine ait olmayan bir maske olmaktan çıkar; onu ayakta durduran, dışarıya güçlü olduğunu hissettirmeye çalışılan, zor anlarda sığınılan bir kaçış kapısı olmaya yüz tutmuştur. Ve gülümsemez; kurtulur. Çünkü bazı insanlar için güçlü görünmek tercih meselesi değil; mecburiyettir. Bu kişiler kimseye yük olmamayı öğrenmişlerdir; en çok da kendi ağırlıklarını hissettirmemeyi. Yüze takılan o sahte gülümseme sayesinde sorular azalır. Kimse “Neyin var? İyi misin?" demez. Biraz daha kalıp gerçekten bakmaz. Herkes dışardan gördüğüyle yetinir. Zamanla şu fark edilir bu gülümseme başkalarını kandırmaktan çok kendini oyalamanın bir yoludur. İnsanın kendisine dediği "Geçecek” tesellisinin sessiz halidir. Ama bazı şeyler geçmez; iz bırakır ve oraya ait olur. En zor anlar kalabalığın içidir. Gülen bir yüzle oturursun ama içinde dağılmak ister insan, konuşmak isterken boğaza oturan bir yumru gibi ağırdır o anki hisler. Ama o yumru; yutulmuş cümleler, ertelenmiş gözyaşları “sonra konuşuruz”a bırakılmış acıların kalıplaşmış halidir. 

Bazen gece olunca, o emanet gülümseme yavaşça düşer. Yüz yorulur, omuzlar çöker, insan ilk defa kendine bakar. Ve aynada gördüğü şey güçlü biri değildir. Sadece çok uzun zamandır dayanan biridir. Belki bir gün bu gülümseme iade edilir. Ama o güne kadar insan hayatta kalmak için biraz eksik, biraz ödünç yaşamayı öğrenir. Peki, “Emanet gülümseme", içimizdeki fırtınayı gizlemeye yeter mi? Hayır. Emanet gülümseme fırtınayı saklar ama dindirmez. Fırtına metaforik olarak bile bir anda ortaya çıkan bir şey değildir. İlk iyiyim der ama durgun gözükür. Ama bu durgunluk huzur değildir; konuşulmayanların sessizliğidir. Basınç farkı oluşur. İçte söylenemeyenler birikir, dışta beklentiler artar. İç dünya ile dış dünya arasındaki fark büyür. İşte fırtınanın çekirdeği burada oluşur. Rüzgâr başlar. Küçük şeyler dokunmaya başlar. Bir cümle, bir bakış, normalde geçip gidecek bir an içeride sert eser. İnsan “abartıyorum” der ama değildir. Rüzgâr başlamıştır. Bulutlar koyulaşır. Yorgunluk artar, tahammül azalır. Ne hissedildiği değil, ne saklandığı ağır gelir. Gülümseme hâlâ vardır ama artık yüzü acıtır. Ve fırtına kopar. Ya bir suskunlukla, ya bir anda taşan sözlerle, ya da kimsenin görmediği bir çöküşle. Dışarıdan “bir şey yok” denir, içeride her şey yer değiştirir. Emanet gülümseme, fırtına çıkmasın diye gökyüzünü kapatır. Ama gökyüzü kapatıldıkça hava daha da ağırlaşır. Ve sonunda ,en sessiz insanlar en sert fırtınaları taşır. Fırtına gizlenemezken, gülümseme nasıl gerçek sayılır? Emanet edilen bir şey nasıl benimmiş gibi taşınabilir ki? Peki bu emanet gülümseme ne zaman bizden gider? Her şey düzeldiğinde değil. Acılar geçtiğinde de değil.

İnsan, güçlü görünmek zorunda kalmadığında gider. Anlatmanın yük olmaktan çıktığı, susmanın erdem sayılmadığı bir yerde. Kimseye kanıtlamaya gerek kalmadığında, “iyiyim” demek bir savunma cümlesi olmaktan çıktığında. Emanet gülümseme, insan kendine ilk defa “Bugün iyi değilim.” deme izni verdiğinde yavaşça düşer. Belki kimse seni bunları yaptığında kalkıp alkışlamaz ama kimsede bilmez ki sana emanet edileni geri teslim ettiğinde ki rahatlığı, omuzlarından kalkan yükü. Kimse alkışlamaz. Ama insan, ilk kez kendine kalır.

EZGİ UYSAL

GÖL ANADOLU LİSESİ

 

Yazarın Diğer Yazıları