Serap Oruç

Allah'ın Bize Verdiği Yükü Mü Taşıyoruz?

Serap Oruç

“Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez.” (Bakara, 286) mealinde böyle bir ayet var. Bu ayet benim şöyle dua etmeme neden oluyor.

"Allah’ım, bu sorumluluğumun bana verdiğin her türlü sorumluluk alanım dâhilindeki yüklerimle birlikte sabrını, ferahlığını ve dirayetini de ver.

Beni yüklerin altında ezilenlerden değil; yükleri hikmetle taşıyan, imtihanı olgunlukla karşılayan kullarından eyle.

Kalbimi daraltma, yolumu karartma. Bana düşeni layığıyla yapmayı, sonucu Sana teslim etmeyi nasip et."

Bu cümleleri kurarak dua etmek hepimiz için çok kolaydır. Zor olan ise, bu cümlelerin gereği gibi davranarak yaşamaktır. Çünkü insan yükten değil, yükle baş başa bırakılmaktan yorulur. Omzuna aldığı ağırlık kadar, o ağırlığı taşıyamadığını hissedeceği zaman "ben yardımcı olurum" diyen bir sesin olmayışı ezer insanı yükünün altında.  Kişilik sahibi hiçbir insan yüksek sesle söyleyemez "ben taşıyamıyorum yükümü" diye ve susmayı tercih eder genellikle. Çünkü anlatmadan anlaşılan olmak ister...

Hiçbirimiz diğerimizden daha güçlü değiliz, sadece daha fazla mecburuz ve sorumluluğumuzun idrakındayız. Sabrımız arafta sıkışmışlığımızdan, ferah davranışlarımız uyuşmuşluğumuzdan “gücünün yetmeyeceği yük yüklenmez” ayetini tekrar ederken bile içimizden bir itiraz yükseliyor çoğu zaman. Peki bu yorgunluğumun nedeni ne? Bu tükenmişlik hissi neden? İşte biz bu soruları yok sayıyoruz, kendimize sormuyoruz çünkü kendimizle yüzleşmekten kaçıyoruz. Biliyoruz ki bazı yükler Allah’tan değil; alışkanlıklarımızdan, korkularımızdan, başkalarının beklentilerini karşılayamamaktan, ders alamamaktan ve seçimi bize bırakılmış tercihlerimizin yanlışlığından geliyor.

En ağır yükler, konuşulamayan yüzleşemediğimiz yüklerimiz. “Ben yoruldum” diyememek. “Bunu taşımak istemiyorum” diyememek. "Yardıma ihtiyacım var" diyememek. Sürekli güçlü durmak zorunda olmak, bir süre sonra insanı içten içe halsizleştiriyor, hissizleştiriyor.

İşte bu ayet bize şunu söylüyor, sürekli ayakta kalmak zorunda değilsin. Ancak düştüğünde nereye yaslanacağını bilmek zorundasın. Zira hikmetli olmak, her şeye razı olmak değildir. Neyin senin imtihanın olduğunu, neyin seni istismar eden şey olduğunu ayırt edebilmendir.

Sabır da burada devreye girer; sabır sanıldığı gibi sessizce katlanmak değildir. Sabır, yükü inkâr etmeden, şikâyet etmeden, “neden ben?” tuzağına düşmeden göğüs gererek sınırlarınla, hayırlarınla, yüzleştiğin korkuların bedeline razı ola ola yürüyebilmektir.

Çünkü Allah, insana gücünün yetmeyeceği yükü ve sorumluluğu vermez, aklının ve iradesinin yetebileceği kadarını verir. İnsanın yükünü ağırlaştıran her şey akıl ve idraki nedeniyledir.

İnsanın her şeyi taşımaya çalışması aslında hiçbir şeyi layığıyla taşıyamaması demektir.

Bu ayeti doğru okumaya çalışmak bizi var eden güce teslimiyettir, sorumluluktan kaçmak değildir; sorumluluğun sınırını bilmektir. Çünkü gayret insandan, hüküm Allah’tandır. Bu ayrımı kaybeden herkes, bir noktada çökecektir ya da karşısındaki muhatabını çökertecektir.

Bu yüzden bu ayeti anlamaya çabalamak ve dua etmek hizaya gelmek ve hizadaysak dışına çıkmamak içindir. “Allah’ım, bu sorumluluğu bana verdinse sabrını da ver” demek, yükten kaçmak değil; yükün içindeki anlamı idrak etmek için olan taleptir… “Beni ezilenlerden değil, hikmetle taşıyanlardan eyle” demek, acıyı çekmeyi yorgunluğu güzellemek değildir, katlandığını düşündüğün o şey her ne ise sana zarar verip çürütmesine izin vermemen için  ruhuna gerekli olan hatırlatmadır.

O halde hepimiz kendimizi şu soruyla muhatap edelim.

Biz gerçekten Allah’ın bize verdiği yükü mü taşıyoruz, yoksa başkalarının biçtiği rolleri mi sırtlanıyoruz? Bu ayrımı yapabildiğimiz gün, belki yükümüz hafiflemez ancak taşınabilir hâle gelir. Çünkü insan, anlamını bildiği yükün altında ezilmez; o yükle birlikte büyür, öğrenir, dikleşir, sağlamlaşır. Yaratıcı ile bağlantısını kopartmadığında yüklerinden sürekli bir şeyler öğrenir.

Saygılar.

Yazarın Diğer Yazıları