Nefise Köylü

İslam Kültürü Ve Medeniyeti

Nefise Köylü

Akl-ı selim, insanın hüküm ve kararlarında doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yetisidir. İnsanın yaratılışındaki temizliği koruyan, onu ilahî emirlere muhatap kılan ve hakikati izlemesinde ona yol gösteren akıldır.

Allah (C.C.), akıl sayesinde insanın kendini kontrol edebileceğini bildirir. Akl-ı selimin, fıtratına yabancılaşmayan insanları koruyacağını vaat eder: “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar...”

Hz. Peygamber (S.A.V.) de bir hadisinde akıllı bireyi “nefsini kontrol altına alan kimse” olarak tanımlamıştır. İslam, sahih bilgiyi belirlemeyi ve buna uygun davranmayı teşvik eder. Doğruyu eğriden ayırabilen akl-ı selim sahibi kişi, vicdanının sesini dinler.

Vicdan ise insan tabiatını iyiye sevk eden yetidir.

İnsan vicdanı sayesinde ahlaki doğruları kavrar, adalete ve fazilete yönelir. Böylece Salih amellerde bulunmaya ve kötülüklerden sakınmaya muvaffak olur, çevresini de ıslaha yöneltir.

Akl-ı selim sahibi insanın özelliklerinden biri de öz güven sahibi olmasıdır. Bu insan, hayatın farklı yönleri ile dengeli ilişkiler kurmayı başarır. Diğer insanların ve kültürlerin birikimlerinden istifade etme konusunda iletişime açık olur. Peygamber efendimizin (S.A.V.) çevre ülkelerin yöneticilerine yazdığı diplomatik mektuplar, akl-ı selime önem verdiğini gösterir.

Akl-ı selim; efsaneleri, çelişkili sözleri ve iddiaları reddeder. Bu nedenle Müslümanlar, ispat ve delillere dayalı bilgiye önem vermişlerdir. Bir yandan araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgilere bir yandan da değişime açık olmuşlardır. Böylece toplumsal, siyasi ve iktisadi hayatta, ilimde ve sanatta başarı elde etmişlerdir.

Kur’an ve sünnet bize insanın varoluş nedenini, aklın önemini ve işlevini, toplumsal kuralları açıklar. İnsanın Allah (C.C.) ile kendi cinsiyle ve diğer mahlûkatla ilişkilerinin ölçülerini belirler. Aile, toplum ve devlet düzeni gibi hayatın her alanında insana rehberlik eder. 

Kur’an ve sünnet, ideal insan modelini tanımlar. Bu sayede Müslümanlar, ilişkilerinde ifrat ile tefrite düşmekten sakınır ve hayatı ölçülü biçimde yaşarlar. 

Kur’an’daki “Ant olsun ki sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Resulullah’ta güzel bir örnek vardır.” ayetiyle Hz. Peygamber (S.A.V.), Müslümanlar için üsve-i hasene (güzel örnek) olarak tanımlanır. 

Kur’an’ın hayata tatbik edilmesi olan Hz. Peygamber’in (S.A.V.) fiil ve davranışları, Müslümanların nasıl bir duruşa sahip olması gerektiğini göstermiştir. 

Hz. Peygamber (S.A.V.) başta aile fertlerimiz olmak üzere diğer insanlarla kuracağımız ilişkilerde tutum ve davranışlarımızın nasıl olması gerektiğini bize yaşantısıyla öğretmiştir. Bu rehberlik, gündelik hayatın sorunlarının somut çözümünde yönlendirici bir işlev üstlenmiştir. 

Elçi göndermek suretiyle İslam’a davet etme, savaş ve antlaşma yaparak başka inanç grupları ile ilişki kurma gibi farklı konularda Müslümanlara istikamet çizmiştir. Sünnet, İslam Kültür ve Medeniyetinin müracaat kaynağı olarak önemini her dönemde korumuştur.

Toplumda genel kabul gören ve sürekliliği olan sosyal davranış biçimleri ile yerleşik uygulamalara örf denir. Daha çok hukuki sonuçların belirlenmesinde dikkate alınan normlardır. Âdet ise gelenek hâline gelmiş alışkanlıklar için kullanılır. Bu iki kavram birbirinin yerine de kullanılmaktadır.

Müslümanlar, hâkim oldukları coğrafyalarda farklı örf ve âdetlerle karşılaşmıştır. Bu durum, kültürler arası iletişim ve etkileşimi sağlamıştır. Diğer kültür ve medeniyetlerle etkileşimde neyin alınıp kabullenilebileceği meselesinde seçici bir tutum izlenmiştir. Bu seçimde, belirleyici kriter tabii ki Kur’an ve sünnet olmuştur. İslam’ın kuşatıcı tutumu, farklı geleneklerden insanlara İslam ile ilişki kurma yollarını açık tutmuştur.

İslam’dan önceki Arap toplumunda, diğer tüm halklarda olduğu gibi hukuki uygulamaların çoğu örf ve âdetlere göre düzenleniyordu. İslamiyet bu uygulamalardan faydalı olanların devamında sakınca görmemiştir. 

Ancak zinayı, yalanı, içkiyi, faizi, kumarı, falı, sapkınlığı, dedikoduyu, puta tapınmayı, bir insanın kasten başa insanlara ya da hayvanlara zarar veresini, pagan ve sadist inanç kalıntılarını, pis olmayı ve pis gezmeyi, Kâbe’yi çıplak tavaf gibi cahiliye âdetlerini yasaklamıştır.

İslam hukukunda, hakkında Kur’an ve sünnette doğrudan hüküm bulunmayan, ancak dine, akla ve toplumun faydasına ters düşmeyen örf ve âdetler uygulamada delil kabul edilir. Bu nedenle örf ve âdetlere vâkıf olmak, insanın önemli vasıflarından biridir.

Şimdi yazımın sonuna gelirken bir kefeye İslamiyet’i koyduğunuzda diğer kefeye ne koyarsanız koyun onun güzelliğine denk gelmez, onun güzelliğine ve ışığının zerresine erişemez.

Dünya sapkınların, pedofillerin, satanistlerin yaptığı vahşet ve şeytanlıklarla çalkalanırken, İslamiyet’in ışığı altında kalan Müslüman bir ülkede doğmuş olmanın ne büyük bir ayrıcalık olduğu ve ne kadar şanslı olduğumuz gerçeği ile bir kez daha yüzleşiyorum.

Dünyanın geri kalanında yaşananlara gözümüzü kulağımızı kapatma zamanı değil.

Aksine Türk ve İslam alemi olarak uyanmanın, birlik olmanın ve diri olmanın zamanı.

Sizlere çok sevdiğim, Boşnak siyasetçi, avukat, İslam filozofu ve yazar Aliya İzzetbegoviç’in çok anlamlı bir sözü ile selam gönderiyorum; 

“Kur'an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O'na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.”

İslam Kültürü Ve Medeniyeti
 

 

Yazarın Diğer Yazıları