Burhan Karagöz

Lokantada-2

Burhan Karagöz

Ve sübhanallah… Ve sübhanallah!!!!

Neyin nesi, kimin fesiydi bunlar acaba??? Bizce ortada hiç fol yok, yumurta yokken neden şeytanın dahi kıskandığı bu canlı müsvedde bu haltı işlemişti? Hiç mi korkmuyordu? Hiç mi utanmıyordu?  Kendinden, ailesinden, yan masadakilerden, onu da geçtim tüm lokantadakilerden hiç mi ürkmemişti? Ne içmişti, ne yemişti de karakteri insan özelliğini çoktaaan yitirmişti acaba? Bunun adı ne cesaretti, ne insancıllıktı, ne şuydu, ne de buydu!!!

Neyse yemeğimizi bitirdik, tekrar iş ve işlemlerimize devam etmek üzere ayrıldık. Simalarından anladığım kadarıyla, çoğu kişiyle de gittiğimiz diğer güzergahlarda, günler sonra karşılaştık. Hatta, bir tanesi:

“Aaaaa! Siz ‘Çift Gerdanlıklı Masa’da otur muyor muydunuz günler önce? Hani bir cinayet işlenmişti, işte o zaman… Sanki sizi tanıyorum ben.”  Birkaç dakikalık özel sohbetten sonra iş döndü dolaştı cinayete geldi. Sebebini o da bilmiyordu. Farklı farklı yorumlar yapıyor, her yorumunda da hem kendince, hem bizce,  hem katil, hem de maktuller için haklı sebepler ortaya koyuyordu.

Bunlar da, tıpkı bizler gibi, fazla kalabalık olmayan bir aileydi. 

Alışverişe gidiyorduk. Nereye, ne kadar zamanda gidersen git, her tarafında, göreceli olarak, “LOKANTA”nın kâh adı vardı, kâh izleri vardı. Saatlerce de, günler ve hatta aylarca da gitsen gene aynı lokantanın içindeydin. Anlayacağınız, can dostlarım, bu lokanta, bir ucu taa doğuda, diğer ucu batıda olan bir yere benziyordu.

Ayrıldık artık aileden. O konfeksiyon kısmına, biz market kısmına geçtik. Yeme içme bölümünden sadece üç beş gün uzaklaştık aslına bakılırsa. 

Marketin tavanına, duvarlarına gizli hoparlör koymuşlar, hafiften batı müziği çalıyordu. Günde beş vakit ezan,  büyük çoğunlukta da Kur’an-ı Kerim okunuyor; nadiren çan, ilahi, mevlit, marş, türkü, şarkı, aranjman sesleri, kısık sesle veriliyordu.

Kesildi bir ara ses:

“Değerli konuklar, ben 250 yaşındaki George’un torunu Michael… Günler önce, yemek yerken, herkesin gözünün önünde, masamıza çok çok uzaktaki bir aileyi darmadağın eden şahıs. Şunu bilin ki, herkes bizden korksun. Gördüğünüz gibi biz güçlüyüz, cesuruz. Silahlıyız. Lokantanın jandarması da derler bize. Tüm bunlar için de kimseden de korkumuz yoktur. Zuhur eden her şeyi de bilerek, isteyerek yaptım.”

“Vay namussuza bak hele!!! Bu salak hiç şiddet görmemiş galiba. Ahdediyorum ki, elime geçtiğinde gırtlağına bineceğim, can verirken ki hırıltısına cümle âlem şahit olacak.” 

Söz, oğluma aitti. Devam etti:

“Neymiş, 250 yaşındaki George’muş!!! Ulan biz kimiz, hiç biliyor mu bu dangalak???”

Sabretmesini tavsiye ettim. Büyük sözü dinledi, sustu. 

Hoparlördeki ses, höykürmeye devam ediyordu:

“Michael bunları neden öldürdü, biliyor musunuz? Kısaca açıklama gereği  duydum!!!”

Bir yandan alışverişe devam ediyor, diğer yandan da,  çaktırmadan oğlumu gözlüyordum. Yumruklarını sıkıyor, dişlerini gıcırdatıyor, gözlerini kısıyordu. “Göreceksin lan sen gününü!!!”  Bu ifadeyi biraz yüksek sesle söylemiş olmalı ki, meyvesinden şampuanına, cep telefonundan ekmeğine tüm ihtiyaçların müşterileri de “Bravo sana kardeş, yanındayız. İnanın yeter ki bir hamle yap, tüm insanlar destekçin olacaktır!” diye açık destek veriyorlardı. Ancak onlar gibi, oğlum da alenen biliyordu ki lafla peynir gemisi yürümüyordu, güçlü olmak şarttı. Açık destekçilere bıyık altından hafif tebessümle karşılık verdi.

Michael devam ediyordu:

“Belki siz bilmiyorsunuz ama, bunların babaları, eşine ve çocuklarına çok kaba davranıyordu.  Böyle yapmakla o aileyi, eşini ve çocuklarını, torunlarını ve dedelerini  bu çam yarmasından kurtarmış, aile fertleri arasına demokrasiyi getirmiş oldum. Ha ha haaaa!!! Çünkü güçlüyüm ben, demokratiğim ben… Mesafeler bana vız gelir, tırıs gider. Gözünüzle gördünüz, neredeyse lokantanın bir ucundan diğer ucuna, demokrasi uğruna fırtına gibi estim… Güçlüyüm çünkü ben!!!”

Oğlumu tutamıyordum yerinde. Sesin kaynağına gidecek, sağ elinin tüm parmaklarını ok gibi açacak, bu karın ağrısı mahlukun göğsüne öyle bir saplayacak ki tüm parmakları,  GEORGEZADE’nin sırtından dışarı fışkıracak, gene, anında,  o haldeyken, koca kızıl namussuzu birkaç saniye içinde bir metre kadar yukarı kaldırıp anında ayakları havaya, başı aşağıya gelecek şekilde ters çevirip, beyninin üstü beton zemine saplayacak, taa ki göğsüne kadar yere gömecekti. En azından tüm markettekilerin ‘sözlü’ destekleri tamdı. Çünkü kim güçlü, kim adaletli göstermeliydi ona, tüm lokantadakilere ispatlamalıydı. 

Şeref mağdurunun yediği naneye bak hele;  oğlum tüm davasında haklıydı. Aile efradına özgürlük getireceğim diye babayı darmadağın ediyor, ağır yaralandığı için ölüyor zavallı, yetmiyor, gözleri önünde çocuklarını kan revan içinde cansız bırakıyor, kızlarına, eşine, çocuklarına tecavüz ediyordu. Çünkü bu lokanta ne kadar büyük olursa olsun, teknolojinin geldiği boyut tam tersine onu küçültüyor, anında haberdar ediyordu içindeki yaşayanları… Belli bir tarihten sonra, bu ailenin devamında, masasında, maalesef ‘babası belli olmayanlar’ çoğaldı… 

Oysa biz KOBANİ OLAYLARINDA böyle mi yaptık??? Devlettik, silahlıydık, güçlüydük; ama bir o kadar da adaletli, namuslu ve merhametliydik. Tıpkı ALLAHÜ TEALA’yı örnek alır gibi. İşte oğlumun karakterine de yakasındaki 5/98 sayısal değeri şekil vermiş olmalıydı… (Devam edecek.) 

Yazarın Diğer Yazıları