Burhan Karagöz

Lokantada-1

Burhan Karagöz

O kadar yolculuktan sonra acıkmıştık. Navigasyona ‘En yakın lokanta’ diye girdi ekibimizin bu işten anlayanı. Dağ başı ile şehir arasında, kimi meşakkatli, kimi rahat, ancak bayağı uzun ve yorucu olduğu için yolculuk; direksiyondakinden arka koltukta uyuyanına, dinlenmek gerekliliği hasıl olmuştu be ya. Etrafı güllük gülistanlık, ırmak üzerine kurulu, bir o kadar da çöp konteynırlarıyla dolu, büyük mü büyük, şaşaalı mı şaşaalı, albenisi tavan yapmış, adeta insanın beş duyusuyla beraber tüm maneviyatını da şahıs endeksli olumlu veya olumsuz etkileyen bir lokantaya varmıştık.

“Lokanta bayağı büyükmüş!” dedi oğlum içeri girer girmez. Rahmetli dedem “Yoooo!!! Devede değil kulak, hatta tüy bile olamaz evlat burası!” sözüyle önümüzü kesti.  İçerde irili ufaklı 200 civarında masa vardı. Kimi masa, alanına göre bayağı kalabalık, kimisi normal yoğunlukta, kimisi de çok geniş, ancak az bir müşteriye sahipti. Bir kısım masa boştu. Buna mukabil,  masaların ebatları da standart değildi. Neredeyse tüm masalar farklı alanlara sahipti. Gelenler, gidenler, oturanlar... Görünüşte aynı amaç için gelen insan trafiği muhteşemdi anlayacağınız… 

Kapıdan  girer girmez, görevli, ‘Hoş geldiniz!’ dedikten sonra,  bize rehberlik etti ve ‘ilgili’ masaya oturttu. Torunumun, “Anne, şu yan masa daha uygun değil mi? Manzarası, şatafatı mesela!” demesiyle, görevli, “Hayır cancağızım, herkesin yeri çoktan ayrıldı burada, diye teselli etti, gülerek; orası başkalarının!!!”. Allah Allah!!! Kim rezerve ettirmişti ki? Yakup’un, bu sefer, babasının yüzüne bakıp “Başka lokantaya baksaydık keşke!” diye mırıldanışını duymuş olmalı ki aynı görevli;  “Güzelim, burası, tek tabancadır. Yani başka bir yer bulamazsın bu civarda. Hem de, neyine yetmiyor ki! Bak, bir kapıdan giriyorlar, içerde yiyip içip, dinlenip, muhabbetlerini yapıp diğer kapıdan çıkıyor insanlar. Kimse kalıcı değil, anladığın!!!” diyerek bu sefer değil sadece ilk göz ağrımı, beni bile ikna etmişe benziyordu. Ekledi, ve bizle işi bittikten sonra diğer müşterilere yöneldi. Giderayak:  “Her doğan, buraya gelmek zorundadır vesselam!” diye mırıldanıyordu.

Dışı kadar iç manzarası da harikaydı; hatta, açıkça söylemeseler de, ‘Dünyadaki Cennet, veya Cennet’in dünyaya inmiş hali” diye içlerinden geçiren müşterilerin çoğunlukta olduğunu, bunların beyin ve ruh dünyalarını da analiz edebilirdi arif olanlar…

Neyse, yetiyordu o an için bize oturduğumuz alan: Rahmetli ve biz hayattakilere hayli hayli yetiyordu. Ancak bireysel araştırmalardan ve takvim arşivi tahlilcilerinin, görüşlerini, cümbür cemaatle paylaşmasından bu yana,  irili ufaklı çoğu masanın bize ait olduğunun, ancak zamanla elimizdekilerle yetinmek zorunda kaldığımızın da farkındaydık. 

El çantası, kaban, poşet gibi malzemelerimizi kâh sandalyelerin kenarlarına astık, kâh masanın üstüne koyduk. 

Selfservisti. Kesene, damak ve göz zevkine göre istediğini alıyorsun, aldığının parasını ödeyip masana geçiyorsun; ellerini yıka, ye, iç, sonunda tekrar ellerini yıka ve çık… Bu döngü, böyle devam ediyordu.

Allah ne verdiyse aldık, yiyoruz.

“Kalk ulan masadan!”

“Hayırdır kardeşim, nereden tanışıyoruz, sen de kimsin???”

Dinlemedi. Gözü dönmüş cani, bize bayağı bir uzaktaki, çoluk çocuğu bol olan masaya yumruğunu vurduğu gibi yiyeceklerin bir kısmını dökmüş, dökmekle de kalmamış, aile fertlerinden iri kıyım birine (abi veya baba) de oklava damarlı yumruklarıyla defalarca indirmiş, masanın altına sokmuştu. Bu da yetmiyormuş gibi, çıkardı belinden tabancasını, bir iki kişinin de canına kıydı. 

Masadaki diğer fertlerin de elleri illa ki armut toplamıyordu: Söz, yumruk, tekme, çatal, bıçak vb. savunma araçlarıyla korunmaya çalışsalar da kuvvetleri yetmedi. Masada kalan ‘kayda değer’ yiyecekleri kendi masalarına taşımak şöyle dursun, resmen buraya çöreklendiler, sahiplendiler; buraya yerleşenleri uzak veya yakın, gidilebilecek diğer masalara kovdular… Daha da acısı, o gülle timsali yumruklardan bebeler, kadınlar, yaşlılar bile nasibini aldı, kimisi oracıkta can verdi, kimisi ağır yaralandı, kimisini de serbest bıraktılar, kovdular…

Çoluk çocuğun, kadınların, yaşlıların çığlıkları, yalvarmaları ve değişmeyen canavarca sonuç, hala gözlerimin önünde. Tıpkı az önce olmuş gibi…

Başlarda da dedim ya, ortalık o kadar güzeldi ki, insanın yedikçe yiyesi, yaşadıkça da yaşayası geliyordu burada. Burası, belki de, bir lokantadan öte, hastaların bile canlarına can kattıkları, açların doyduğu, tokların, yorgunların çok güzel dinlendikleri güzide bir mekandı. Taa ki bu ipsizin cinnetine kadar.

Bu estirilen terör karşısında lokanta çalışanları hala işlerine bakıyorlardı, diğer masadakilerin çoğu yeme ve içmelerine devam etti, sıradakiler yemek seçimiyle meşguldüler. Gürültüye bir ara başlarını çevirdiler, dudak büktüler, ah vah ettiler; o kadar… Güvenlikçiler ve adı sanı duyulur masaların adı sanı duyulur kalburüstü iki ayaklı canları için de sonuç aynıydı: Bakmakla yetindiler. Pardon, haklarını yemeyelim; bir de, sadece cılız seslerle, belki de sadece kendileri duyabilecek tonda, kınadılar…  Başka kimse sesini çıkaramadı. Çünkü, zayıftılar, cesaretleri yoktu, tüm bunlara ilaveten de kendilerinin de aynı sonla karşılaşacağından korkuyorlardı.

Bizse, ailecek olanı biteni izliyorduk. Yediklerimizin lezzetleri zehir oldu da değil sadece bedenimizi, yarınlarımızı da mahvetti açıkçası… 40-50 masayı aşıp, taa oraya kadar gidip kabadayılık yapmak, cahil cesareti miydi acaba? İnanın bir aslan çevikliğiyle zıplayıp bu zorbaya, insan müsveddesine haddini bildirmeyi çok istedim. Ancak rahmetli anamın, beladan uzaklaşmayı yeğlediği zamanlarda diline pelesenk ettiği “Ben suyumu üfleyerek içiyorum oğlum!” sözü hatırıma düştü ve bana fren oldu.

Güç ve kuvvetim, kıyamete kadarki zürriyetim ve mazim bir bir gözlerimin önünden geçti. Hele hele bundan sonraki neslimin beni, hapishanede, hastanede veya mezarlıkta ziyaret edecek olmaları da rahmetli anamın sözü gibi, doksan derecelik yokuşa tırmanırken bile frene basmak gibi geldi bana…

Müdahale etmediğim için pişman mıydım?

Tabii ki de… (Devam edecek)

Yazarın Diğer Yazıları