Lokantada-4
Burhan Karagöz
Elini uzattı, ancak karşılık görmedi bizimkinden. İstemsizce indirdi. Biraz bozularak çözülmeye başladı:
“Bak Türko, sizinle biz dostuz. Hatta bizim hayatta kalış sebebimiz olan suyun öz menbaı bile sizde. Bunu da inkar edemeyiz, sağ olun. Ancak menfaatimizin bulunduğu yerde dostluk tanımayız, ki atalarımızdan kalan bizce asil, sizce çürümüş ve kokuşmuş anlayışımız gereği, masanızın doğu ve güney doğu kısmından bir miktarını bize tahsis edeceksiniz. Eğer açık veya gizli bir şekilde buraların tapularını cebimize koymazsanız; siz bilirsiniz, zaten masanızın çevresinde tek siz kaldınız sapasağlam, hepsini dağıttık Tanrı’ya şükür. Buralar, kutsal kitabımızda bizim için kutsanmış yerler. Zorluk çıkarırsanız, çok kan dökülür, bilmiş olun!!!”
Zaten bayağı bir yakınımızda bulunan Benjaminler, Ezralar, Yoseflerle lokantanın taa öbür ucundaki Charlotteler, Oliverler, Michaeller, asırlardır kurdukları gizli planları ile utanmaz, ahlak ve namus fakiri şiddet ve güçleri sayesinde burnumuzun dibine kadar gelmişler de bize komşu oluvermişler. İşin en acı kısmı da, kimseler bunlara “Dur!!!” dememiş, diyememiş. Vay anasını!!!
“Öncelikle, konuşmasını bil. Hem misafir olarak masamızdasın, hem de küstahlığın hat safhada. Ben sana nasıl ki ‘İso!’ diye hitap etmiyorsam, sen de, benle, ‘Türko’ şeklinde konuşamazsın; bu, biiiirr. İkinci husus: Hani, Kut'ül Amare kuşatmasında dedelerime esir düşen İng…”
Ariel, dördüncü oğlumun konuşmasını yarım bırakmış, sözü ağzından alarak tıpkı papağan gibi, gözü kapalı ötmeye başlamıştı. Bir kol boyu mesafedeki lokanta ve insanlık hasmının değil gözlerini, tüm vücudunu, tüm hayal ve gerçek dünyasını, hatta tüm lokantayı delen titretici gözlerini açıp yumruğunu sıksa da oğlum, adap-usul bildiğinden, töreye bağlılığından, bekledi ve ‘masadaşının’ sözlerini tamamlamasını bekledi.
“Çok özür dilerim Türko. Böyle daha samimi geliyor bana.”
Oğlumdan, eliyle, ‘Devam, öyleyse!!!’ işareti aldıktan sonra; “Size esir düşen İngiliz General Charles Townshend'ten bahsediyorsunuz. ‘Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır!’ sözünün sahibi. Mesele anlaşıldı Türko. Bizim masadakilerle ve kankimle de paylaşacağım bunu!”
Sürecin bu kadar hızlı ilerleyeceğini tahmin etmemiştim. Benim yerimde olacakların tahmin güçlerini ise kestiremiyorum.
Susmuyordu Ariel:
“Hatta Türko; ‘Türklerden bahsediyorum… Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırmak, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek, tabiatı da inciten bir gaflet olur.’ der İtalyan Şair Tasso. Hatta şu an karşımda duran siz Korkut gibi!!!”
Allah Allah!!! Çevresini, çoook uzak masadaki kankisiyle beraber kan gölüne çevirmiş, ar damarı çatlamış, etik bilmez; kanun, nizam tanımaz; taa Kıyamete kadar da eşiktekinden beşiktekine tüm lokantadakilerin âhını oluk oluk hem kendi, hem de masalarının üzerine yağdıran Ariel, meğerse bizim masaya konuk olabilmek için aylarca efor sarfetmiş, umulmadık etkili ve yetkilileri devreye sokmuş; nihayet hem maziye, hem de âtîye doğru yedi ceddimizin istişare onayıyla ancak toplantı süresince toplantı noktasında oturmasına müsaade edilmiş; gene istişare onayıyla, oğlum, elini sıkmamıştı. Çünkü hem ailesinin son günlerdeki katliamlarına tüm içerdekiler ve dışardakiler tanık oluyor, hem nerede olduğunun farkında olmadan dahi, bize aba altından değnek gösteriyor, hem de gene bize haddinden fazla yalakalık yapıyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, hem masamızın bir kısmının sözde vaadedilmiş tahtalarını (tapusunu) istiyor, hem de kendi atalarının diliyle bizi ayyuka çıkarıyordu. Adeta, birbirlerine taban tabana zıt durum ve duyguları yönlendirebilecek ölçüde beynini kontrol altına almışa benziyordu.
Vardı bunda bir hinlik!!!
“…kendi atalarının diliyle…” dedim ya, yanılmışım dostlar.
Başka kanala geçti. Gerçekten ezberden konuşmuyor, yaşadıklarını konuşuyor, konuştuklarını da yaşıyordu adeta.
“Günümüzden 573 sene önce, Dedeniz Koca Fatih’in; şehre girince, doğruca Ayasofya’nın önüne gelip burada büyük rütbeli papazlar, keşişler ve halkın, padişahın atının ayaklarına ağlayarak kapanmasını, fakat büyük Türk sultanının, yerlerde sürünen Rumlara, yani uzak da olsa bizim büyük dede-amcalarımıza: ‘Kalkınız ve müsterih olunuz. Ben Sultan Mehmed; hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren ne hürriyetleriniz, ne de hayatlarınız hakkında gazab-ı şahanemden korkunuz! Kimsenin malı yağma edilmeyecektir. Kimseye zulüm yapılmayacaktır. Hiç kimse dini inanışlarından dolayı cezalandırılmayacaktır.’ Tarzındaki cevabıyla sizin de o asil insanların düpedüz torunları olduğunuzu çok iyi biliyorum.”
İstediği kadar konuşmasına müsaade edildiğinin farkına varan bu kan içici, konuştukça açılıyor, Türk tarihiyle coşuyordu sanki. Anlaşılan o ki, dediklerini yaptırabilmek için bu da iyi bir taktikti.
“Türko, fazla uzattığımın farkındayım da, şunu da söylemeden edemeyeceğim: Gene günümüzden yaklaşık 1300 yıl önce, atanız Bilge Kağan der ki: ‘Ey Türk milleti! Üstte mavi gök yıkılmadıkça, altta yağız yer delinmedikçe, senin devletini, töreni kim bozabilir???’ Siz, teşkilatı seven; insanları ve insanlığı yaşayan, yaşatan ve sonsuza kadar da yaşatacak olan bir kavimsiniz. Ancak, lütfen, masanızın bir bölümüyle beraber lokantanın doğusunun orta yerinde yer alan bizim vaadedilmiş haklarımızı elde etmemize yardımcı olmanızı istirham ediyorum. Zorluk çıkarmayın.”
Ağzındaki baklayı ikinci kez çıkarmıştı. Saatlerdir folluğunda yatar vaziyette gıdaklayan bir tavuktan beklenen, ısısından ısınan samanlara, yumuşakça, düşüvermişti. Çatlama yok, kırılma yok… Bakalım bu yumurta kime nasip, kime kısmet olacaktı, bakalım tüm insanlığı zehirleyecek nitelikte zehir mi doluydu, yoksa normalleri gibi protein deposu muydu???
“Sen, aylardır bu zehrini kusabilmek için mi toplantı istemiştin bizden? Şanlı tarihimize dair bilgilerin ve bize sunuşun, mükemmel. Ancak, bu mükemmelliği, masamızdan birkaç tahta parçası sökmek, masa bütünlüğümüzü bozmak için kullanmak isteyişin; sunduğumuz altın sinideki bandumayı sünnetler sünnetlemez siniyi çalmaya yeltenmen kadar iğrenç. Bilmem farkında mısın?”
“Ariel, sen madem bizim tarihimize bizim kadar olmasa da, aşinasın. Alay Marşımızı bilir misin???”
“Mr. Türko, Sevgili Korkut; bilmez olur muyum hiç? Ben onunla doğdum, onunla yaşıyorum, Tanrı, onunla da canımı alsın. Hele hele:
‘Ne şereftir ölmek bize bu güzel vatan için
Yanar yürek yurt aşkıyla daima için için.’ Mısraları beni bitirdi. Siz, vatanı için ölmeyi şeref bilen, her daim yüreği yurt aşkıyla yanan asil bir milletsiniz.”
Korkut, saatine baktı. Ariel, bundan, toplantıyı bayağı uzattığı yorumunu çıkardı ve giderayak bir jest daha yaptı: Saatini ağzına yaklaştırdı, kendi dilince bir şeyler söyledi ve ardından, yavaşça mırıldanan Çav Bella, birkaç saniye içinde yerini Alay Marşı’na bıraktı. Gümbür gümbür yıkılıyordu ortalık. Sırasıyla Eski Ordu Marşı, Fetih Marşı çaldı. Günlerce bizim marşlar revaçta kaldı.
Nihayet kalktı, boynu geriye dönük birkaç adım ilerlemeye çalıştı. Gözü, Korkut oğlumun 8/17 yazan yaka kartına takılmıştı.
Uzatılan kanlı eli belki de iki saat öncesinde olduğu gibi gene sıkmadı, elini havada asılı bıraktı bu Yahudi uşağının.
Olay tıpkı ağustosun lekesiz gökteki öğle güneşi gibi gün yüzüne çıkmıştı artık.
Değil sadece bizim, insanlık âleminin bile en büyük hasmının hası konumundaki şahıs, biz Türklere dair tarihî, bir o kadar da övücü sözlerini, adeta bülbül gibi güzel Türkçesiyle, övünerek anlatmış, nihayet bu doğru bilgisini sempatikçe paylaşmasındaki yegane amacını da, uzak vadeli gizli hedeflerine ulaşmak için kendini bize sevdirmek olduğu izlenimini vermişti giderayak. 10.06.2026 (Devam edecek.)