Lokantada-3
Burhan Karagöz
Alışverişi de tamamlayıp oturma odamıza, çalışma mekanlarımıza, yatak odamıza, kısaca masamıza dönünceye kadar hoparlörler hiç susmadı: Çığlıklar, feryat figanlar, sloganlar, bombasından, füzesinden makinelisine irili ufaklı silah sesleri, sirenler, bolca da kınamalar; bunun yanında müziğin her türlüsü, cinayet, gasp, kaza ve tabii ve suni afet sesleri gılle gidiyordu. Sesin kaynağı lokantaydı, bu, herkesçe biliniyordu.
Çift Gerdanlıklı Masa, bizi, has sahiplerini, hasretle beklemekten yorulmuş gibiydi. Herkes yerini aldı. Koca lokantayı şöyle bir incelediğimizde durum vahimdi: Masaların bir kısmı el değiştirmiş, bir kısmı çürümeye terk edilmiş, bir kısmının birkaç bacağı, tahtası kırılmış, bir kısmı da tamamen darmadağın edilmişti. Bir kısmında, bıraktığımız gibi, sadece asli ev sahipleri varken, bir kısım masada Abdallahlar, Abdelazizler, Bassamlar, Ghaitler, Hassanlar, Ayşahlar, Abirler, Asmaalarla birlikte Oliverler, Henryler, Jamesler, Mialar, Abigailler, Charlotteler ve Elizabethler beraberce oturuyorlardı. Ne garip bir yaşam tarzıydı bu, nasıl bir tercihti Allah’ım!!! Bunu kim tercih etmişti acaba???
Hatta duyunca şaşıracaksınız kadim dostlar; gerek alışverişte, gerek işteyken, gerekse yatmaya hazırlanırken ‘gizli’ hoparlörün ‘açık’ sesine kulak kabarttığımız kadarıyla, bir gün; Michael, hiç kapsül bile çatlatmadan, kimsenin burnunu kanatmadan, gene kendinden bayağı uzakta, masasında horlamasızca uyuyan aile reisini dahi don gömlek etkisiz hale getirip oraya bile çöreklenmiş. Sebep ne? Zaman, anlayana ve bilerek kullanana iyi bir ilaçtı, sebebi de en kısa sürede gösterecekti bize. Oysa, ilk katliamın marketteyken duyduğumuz çıkış başlangıcı baba baskısı, aileyi demokrasiyle tanıştırma hamlesiydi. Ancak, hoparlörler, maalesef hep yapay nedenleri kusuyor, gizlileri, anca etkili ve yetkililerin maskeleri düşünce ortaya çıkıyordu. Bakalım bu yeni silahsız darbenin altından ne çıkacaktı???
Herkes midesel şehvetlerine odaklana dursun; gene elinde mikrofon, gene yediği ve içtiği zehirleri kendince kusma vakti gelmiş olmalıydı ki geçti cihazın başına, artık çocuklarım başta olmak üzere bizle de aynı mekanı yeniden paylaşan Michael, ‘Çav Bella’yı kapatırcasına kıstı:
“Dedim ya, lokanta bizden sorulur. Biz adamı böyle uyurken basar, masasını zahmetsizce kendimize tapularız. Bizim olduğumuz yerde uyuşturucunun ‘u’sundan bile bahsedilemez!!!”
“Haaa!!! Diye haykırdı diğer oğlum, bir aslan çevikliğiyle ayağa kalkıp. Yakınların kulaklarını patlatırcasına, uzakların da en ince ayrıntılarını dahi yıldırım gibi alenileştirdiği şiddetle, kalın sesiyle; Şimdiki kılıf da bu mu lan!!!” Deyiverdi. Yumruklarını sıktı, birkaç adım attı atmadı, ancak taş gibi sıktığı avucunu aniden açtı, avucuna baktı; zekasının ani bir kıvraklığıyla kararını iptal etmeyi düşünmüş olmalı, geri adım attı; büyük sözü dinlemesi de bu aşın tuzu, biberi oldu.
Masamız, lokantanın hem batısına, hem doğusuna, hem de ortasının doğu kısmına hakim konumda olduğundan olsa gerek, oğlumun sesi, mikrofonsuzca dahi her tarafta anında yankılanmış, herkes bizden tarafa çevirmişti kafalarını. Artık Michael’da değil, oğlumdaydı tüm dikkatler… Tümünü ilm’el, ayn’el ve hakk’el yakin olarak da tanıdığımızdan, sözle ve fiilen frenlemeliydik kendilerini. Ahdi vardı tüm lokantayı kendisine zindan edeceğine, kardeşinin, hatta boğarkenki hırıltısını mikrofona verip, cihazı da sonuna kadar açacağına dair. Yapardı da zaten, yapmalıydı da; gözü pekti hepsinin maşallah… Ancak henüz zamanı değildi.
İyi ki de ben, dedesi, dedesinin dedesi, dedesinin dedesinin dedesinin dedesi; buna mukabil oğlu, müstakbel torunları, torunlarının torunlarının torunları; yani geriye ve ileriye doğru basiret sahibi yedi ceddi, kendisinden önce kalktık, engel olduk ki henüz bilmediklerinin kurbanı olmasın…
Terlemişti, gıkı çıkmadı, kaşının birini yukarı kaldırıp engelleyişimizi açıklamamızı ister gibi baktı, ancak, daha zamanı olduğunu o da tahmin etti, sustu. 6236 adet karttan, kardeşi, 5/98 numarayı yakasına takmıştı. Kendisinin bu konudaki tercihini fazla geciktirmesinin anlamı yoktu. Gerisin geri oturdu.
Baktı ki bizim çocuk, iki yüz elli yıllık George’un süt bebesi açısından bir kurusıkı; ses var, icraat yok:
“Görüşecez, dedi; Türko, seninle de görüşecezzzz!!! Az kaldı.”
Bu söz üzerine koca lokanta dondu, adeta buz kesti bir an.
Nasırımıza basıyordu anlaşılan, nabzımızı yokluyordu bu soysuz.
“Dede, dedi üçüncü oğlum, onlarca atasının bulunduğu yöne başını çevirip; ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur!’ ve ‘Türk’e kefen biçenin ölümü korkunç olur!’ mısraları ile, milli marşımızın ‘Korkma!’ kelimesiyle başladığını hatırlatır mısın bu densize???”
Büyük babasının büyük babasının büyük babası cevapladı hemen, nurani sakalını sıvazlayıp:
“Evlat, bu haçlı soyu, senden benden iyi bilir bizi, sen merak etme… Kırk çeriyle (askerle) koca Çin sarayını nasıl bastığımızı da bilirler, dedem Fatih’in gemileri karadan hangi imanla, nasıl yürüttüğünü de… ‘Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir dünya için fırıldak olmayalım!’ Yeter. ‘Türklükle Müslümanlığın etle tırnak gibi olduğunu’ bilelim, yeter. Kur’ân-ı Kerim’i ve Sünnet-i seniyyeyi anlayalım ve layıkıyla yaşayalım, yeter. Bize düşen, şimdilik biraz sabır.”
Cevap, bugünkü enerji ve moral depomuz, ancak koca beyni tezat yöneticisi konumuna düşen büyük oğlumun da çok hoşuna gitmişti. Yakasındaki 103/3 kartı da gözünden kaçmadı.
Sıradakiler yemek seçmeye odaklanıp, yemeğini alanlar da midelerine bayram ettiredursunlar, Michael ve 78 yaşındaki Ariel’in avanelerinden oluşan bir grup kaşla göz arasında yanı başımızdaki masayı gene feryat figana boğdular. İzbandut yapılı, kendilerine direnebileceklerden ziyade, özene bezene sadece çocuklarını öldürdüler bu sefer de, gene tüm lokantanın gözlerinin içine baka baka… Protestolar lokantanın her tarafını kısa sürede sardı, kınamalar hız kesmedi, önceden oluşturulan onlarca etkili ve yetkili güvenlikse gene hep izledi, arada bazı kınadı, bazen kınayanları destekliyormuş gibi yaptı. Artık birken iki olmuşlar, belki de her gün, bu iki masanın neredeyse iki ayrı ucundaki Shimon ve Theodoreları, katletmelerine, kınayanlar da kınamalarına devam etti. Masa masa, adım adım, öldüre öldüre, günden güne lokantanın ortasının doğusuna doğru yaklaşıyorlardı. Hele hele bizim Çift Gerdanlıklı Masaya ulaşmalarına ramak kalmıştı… Artık ne yemekler lezzetli bir şekilde yenebiliyor, ne de çaylar, kahveler zevk ve sefa ile, muhabbetle içilebiliyordu. Çoğu masanın da, gerek gizlice, gerekse aşikare; “Allah’ım, nerde adaletin, kahret bu zalimleri! Allah’ım, kopsun artık kızılca kıyamet, dayanamıyorum!!!” Gibisinden göz yaşı dökmediği gün yok gibiydi.
Bunların, lokantanın bir numaralı baş belası olduğu bir kez daha tescillenmişti… (Devam edecek.)