Neyin Şahidi Neyin Şehidiyiz?
Halime Özdemir
Ne kadar çok şey görüyor gözlerimiz, ne kadar çok şeyin şahidi oluyor farkında mıyız? Kimini gördüğü halde görmezlikten geliyor; kimini görmek için dahi zorlamıyor; kimini de görmemize dahi gerek yokken görmek için çabalıyoruz. Hepsinden de öte ister kabul edelim ister etmeyelim aldığımız nefeste var olan her şeyin şahidiyiz.
Şahit; tanık olan demektir. Şehit ise hazır olan ve kutsal bir şey uğruna kendisini veren kimseye denilir. Şehit olmanın en temel şartı, bir şeyler uğruna mücadele etmek ve kendinden vazgeçmeyi bilmektir. Bundan dolayı insan, kendisi için özel ve anlamlı olana hediye eder kendi nefsini ve canını. Herhangi bir kutsalı ve mukaddesi olmayanın şahitliği de şehitliği de olmaz. Bu sebeple şehitlik, kutsalı korumaya niyet etmekle başlar. Şehitlikte niyet esastır. Hangi işe, hangi söze, hangi davranışa nasıl niyet edilerek yola çıkılıyorsa sonucu da o olur. Mış gibi yapmak ile samimi olarak amel etmenin sonucu dünyada da ukbâda da asla bir olmaz ve olmayacaktır da.
Hz. Ömer, “Şehit, kendisini Allah’a adayan kimsedir.” (Muvatta, Cihad, 15) diye tanımlar. Dolayısıyla şehitlikte “adanmak” vardır ve çok zor bir iştir. Nefsinden ve onun arzularından uzak durmak, keşke ifade edildiği kadar kolay olsa. Boş vermişlik, umursamamak, yok saymak, emek vermemek bu işin ruhuna aykırıdır. Öncelikle hayat kutsaldır ve onu Allah’ın yolunda olacak şekilde yaşamak sonu şehitliğe çıkan bir süreçtir. Allah’ın yoluna adanmak ve Allah’ın rızasını elde etmek için çabalamak, hayatın genel ve en özel amacıdır. Allah’ın yolu, hayatını Allah’ın kurallarına göre idame etmekle başlar. Kendinin dünyasını Allah’ın kuralları doğrultusunda yaşamadıkça Allah’ın yoluna girmiş olunmaz.
Vatan, millet, bayrak, toprak; namus, şeref, haysiyet, onur; eş, çocuk, anne-baba, aile, insan; kitap, peygamber, din; mal, can gibi korunması zaruri olan her şey bizim anlayışımıza ve dünyanın düzenine göre kutsaldır ve bu kutsal olanın korunması, gözetilmesi kısaca ona şahit olarak hayat sürülmesi gerekir. Ve herkes, sahip olduklarını her ne olursa olsun canı pahasına korumakla mükellef olarak dünyaya gönderilmiştir. Bu uğurda ömür harcamak, görevdir ve sahip olunanın kişi üzerindeki hakkıdır ve vazifeye halel getirilmediğinde de sonuç şehitliktir.
İnsanın kendisini bilmesi ve bulması için kendisine zaman zaman ve her yaşta sorular sorması gerekir. İnsan, “ben ne yapıyorum, ne yapmıyorum, ne yapmalıyım, ne yapmamalıyım?” gibi pek çok soruyu herkesten önce kendisine sormak için vardır dünyada. Hayat denilen şey de zaten bu süreçle eşdeğer değil midir?
Allah’ın yolunda yaşamak ve ölmek, Allah’ın rızasını elde etmek için yolda olmaktır. Kaçımızın hayatında böyle bir gayesi var? “Hangi yoldayız, hangi yolun yolcusuyuz?” bu soruyu soruyor muyuz kendimize veya ne kadar sıklıkla soruyoruz? Adadığımız hayatlarla, geçirdiğimiz ömürlerde kimin veya neyin yolcusuyuz? Kendimizi neye adadık geçip giden yaşamımızda? Neyin takipçisiyiz ve neyin veya kimin hoşnutluğu için nefes alıp veriyoruz, neyin şahidiyiz son yüzyılda? Rabbimizin hangi emrini yerine getirmek için çaba sarf ediyoruz, o yolda aklımızı kullanıyoruz? Kimin kulu kölesi ve kimin rızası için var oluyoruz düşündük mü hiç?
Yeri ve zamanı geldiğinde candan daha mukaddes bildiğimiz milli, dini ve manevi hangi değer için dünyadan vazgeçebiliyoruz? Bunu düşünmek için Allah Resulü’nün şu hadis-i şerifinden haberdar olalım mı? “Kim malını korurken öldürürse şehittir. Kim dini uğruna öldürülürse şehittir. Kim canı uğruna öldürülürse şehittir. Kim ailesi uğruna öldürülürse şehittir.” (Tirmizî, Diyât, 21) Hadis-i şerifi okuduğumda ilk aklıma gelen kelime “korumak” oldu. Bu değerlere sahip olan herkes, sahip olduğu nimeti -sahip olunan şeyler hem nimet hem rızıktır insan için- korumakla yükümlüdür. Sahiplik, korumaya ve gözetilmeye zarar ziyan vermeyeceğine söz verildiğini gösterir. Bu sebeple, hiç kimse malını çarçur edemez. Malını korumak, insanın en önemli vazifelerinden biridir. Ve fakat bu yüzyıl israfın zirve yaptığı bir zaman olduğu için hangi malımızın sahibiyiz düşünmek zorundayız. Dinini yaşamak ve daha da ötesi dinini korumak ve hayatında eyleme geçirmekle de her Müslüman sorumludur. Herkes ama herkes kadını-erkeği, çoluğu-çocuğu canından sorumludur. Ve daha ötesi “bizim” dediğimiz canları da korumakla görevliyiz. Kızımızı-oğlumuzu okuması için gönderdiğimizde başka şehre, onun için günümüzden mesai ayırmak zorundayız. Saldım çayıra Mevla’m kayıra anlayışına sahip olamayız. Herkes, eşini, annesini-babasını, evladını, torununu, idaresi altındakileri, işçisini-memurunu, hemşehrisini, yetimi-öksüzü, fakiri-fukarayı, garibi-gurebayı, gurbette olanı sılada olanı sormak ve onlar için emek, çaba göstermek zorundadır. İhmalkâr olma hakkı olunmayan bir durumdur canı korumak. Herhangi bir cana verilecek zarar ve ziyan, hem dünyada hem de ahirette kişiye vebal olarak yetmez mi? Herhangi bir öğrencinin emanet edildiği bir öğretmen de kendisini o öğrenciye adamak zorunda değil mi? Gibi gibi örneklerin çoğaltılabileceğini unutmamak zorundayız.
Aile, mefhumunun en çok konuşulduğu bu çağda neden bu kadar konuşuluyor hiç soruyor muyuz? Herkes birbirinden sorumlu iken kaç kişi aile mefhumu için çaba gösterip kendisini ailesine veriyor ve onlara adıyor? Saçımı süpürge ettim diyen anneler ile ömrünü evlatlarına adayan babalar hangi çağda yaşadı? Hangi yüzyılda kaldı kendinden vazgeçip ailesi için çabalayan aile büyükleri? Hangi yüzyılda aile büyüklerinin yanında kaldı ailenin çocukları? Sadece kendisinin var olduğunu ve önemli olduğunu düşünüp bencil hayatlar yaşayan insanlar yığın olmadı mı? Ve “kendini ihmal ettin” deyip de hiçbir şeye ve hiçbir kimseye adanmamışlığı pişmanlık zannettirilerek hiçbir şeyin şahidi olunmayan bir yaşam döngüsüne dönüştürülen dünyada aileye verilen emek ve yaşanılan ömür şehitliğe götürürken biz bu boş vermiş zihniyete ne zaman dönüştük?
Büyük mükafatın Allah katında sayısız nimetler olduğu Allah yolunda geçirilen ve tüketilen ömürler inşa etmedikçe biz şehitliği de şahitliği de anlamış olmayacağız. Herkes durup düşünmek ve kendisini adadığı şeyin kendisine şahit tuttuğu şeyin ona ne kazanç sağlayacağını bilmeden yaşamak hangi ideolojiye hizmet etmektedir? Yollar nereye çıkıyor sorma vakti gelmedi mi?