Eskimeden, Eskitmeden Ve Eksilmeden
Serap Oruç
Tutunamayanlar adlı romanında Oğuz Atay şöyle demiş: “Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire, ‘buraya kadar’ dediler. Oysa bilseydin, nasıl dikkatle bakardın istasyonlara. Pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.”
Oğuz Atay bu satırlarda bir serzenişte bulunmaz; zannımca insanın kendisiyle yüzleşme cesaretini anlatır okurlarına. “Birdenbire, ‘buraya kadar’ dediler.” cümlesi, yaşamın acımasızlığına değil, insanın kendi gafletine işaret eder. Zira hiçbir şey birdenbire yıpranmaz. Usul usul eskitilir; günler sessizce birbirine eklenirken, görmezden gelinirken, ertelenirken, bu sessiz akış fark edilmek istenmez. İnsan, kendince hep bir telaşın içindedir; yetişmesi gereken yerler, tamamlaması gereken işler, kurması gereken hayatlar vardır. Bu da kendi yolculuğunun kıymetini anlamayı geciktirir.
Bir insanın hayatla yüzleşmesi aniden gerçekleşmez; ancak aynı olayları tekrar ede ede gelişir. İnsan, yaşarken her şeyin farkındalığına birilerinin kendisini ulaştıracağını sanır. Bu nedenle de çoğu zaman henüz gerçekten yaşamadan yaşamdan geçip gider; görmeden, duymadan, hissetmeden, kendi yaşaması gereken zamanı tüketir ve eskir.
Hasılı, hayat ertelenebilecek bir şey değildir. Sağlıkla uyandığımız her gün dönüp kendimize sormamız gereken asıl sorular şunlardır, hâlâ vaktimiz varken: Bugün gireceğim ortamlarda benim varlığım neyi çoğaltacak ya da neyi eksiltecek? Sözlerim, tavırlarım, taşıdığım hâlim, imalarım; bugün üzerimde taşıdığım duygu durumu, ruh hâlim ortamın yönünü nasıl değiştirecek? Benden sonra oradaki insanların iyiliği mi, yoksa vurdumduymazlığı mı artacak? Ya da gireceğim ortam bende neyi artırıp neyi eksiltecek? Zihnimde, dilimde, kalbimde hangi duygular büyüyecek? Bugün geçtiğim yollardaki kaç ağacı gerçekten göreceğim? Kaç defa gökyüzüne başımı kaldırıp bakacağım? Bir insana ya da hayvana yardım etmeye niyet etsem, buna vaktim var mı?
İşte bütün bu ve benzeri sorular, küçük gibi görünen ancak hayatın kendisini oluşturan büyük ve sahici parçalardır.
Oğuz Atay’ın “bilseydin, nasıl dikkatle bakardın istasyonlara” sözü, bana her okuduğumda bunları hatırlatır. İnsan, çoğu şeyi kaybettikten sonra anlar; eskiyip eskitilince ve o şey eksilince… Bir anın kıymetini o an bittiğinde, insanın değerini o insan gittiğinde, sevginin ve saygının anlamını ise muhatabındaki karşılığı bittiğinde fark eder.
İnsan için mümkün olabilecek en değerli hayat, yaşayabildiği andır. O an daima yenidir ve hengâmede ıskalanmadan yaşanmalıdır. İnsan için mümkün olabilecek en kıymetli an, içinde bulunduğu, nefes alabildiği andır. Belki de insanın varlığı için temel ölçü budur: içinde bulunduğu anı fark ederek yaşamak.
Kendimizi, çevremizdeki insanları ve kâinatı fark edeceğimiz bir ömür diliyorum hepimize; eskimeden, eskitmeden ve eksilmeden evvelce.
Saygılar.

