Serap Oruç

Biz Gerçekten Güvenilir miyiz?

Serap Oruç

Şöyle bir söz var: “Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at bir er, bir er de memleketi kurtarır.”

Basit gibi görünen bir mıhla başlar mesela memleketin hikâyesi ve kurtuluş yolunda kaderini etkiler.

Bir mıh… Hangimiz olursak olalım, yerde bir mıh görsek ya görmezden geliriz ya da tekmeyle kenara iteriz. Önemi yoktur çoğumuz için. Ancak o mıh, bir nal için çok önemlidir ve olması gereken yerde değilse nal gevşer. Nal gevşediğinde atın adımı bozulur. Atın adımı bozulduğunda da bir erin dengesi bozulur ve düşer. İşte o an belki bir cephe düşer, bayrak iner ve memleket yitip gider.

Toplum olarak bizler daima büyük şeylerin peşindeyiz: büyük hayaller, büyük laflar, büyük projeler, büyük hedefler… Ancak büyük dediğimiz her şey, küçüklerin doğru şekilde önemsenmesiyle elde edilir.

Bir ambulansın bir saniye gecikmesi, memurun işini savsaklaması, öğrencinin kopyayı normal görmesi, öğretmenin derse beş dakika geç girmesi, esnafın teraziyi azıcık kaydırması ya da elindeki malzemenin tanıdığına yaramayacağını söylemesi, bir yöneticinin “idare eder” demesi, bir temizlik görevlisinin göze çarpmayan yerleri temizlememesi, evimizde baktığımız çiçeklerin sulanmaması ve buna benzer daha niceleri…

Hassasiyetle düşünürsek, her biri birer mıh eksikliği değil mi? Her geçen gün bizler, toplum olarak, biraz daha nalı gevşetiyoruz sanırım; farkında olmadan. Sorumluluklarımızın mesuliyetini doğru şekilde omuzlamıyoruz. Özellikle de işimize yaramayacak meselelerde ve kişilerde.

Sonra dönüp soruyoruz: “Neden bu böyle oldu?” diye. Ya da birbirimizi suçluyoruz. Şikâyet ettiğimiz meselelerde bizim de küçük de olsa bir payımız olduğunu hatırlamıyoruz.

Kimsenin görmediği yerde doğruyu yapan, kimse hesap sormayacakken bile sorumluluğunu yerine getiren, işimize yaramayacağını bildiğimiz insanlara gülümseyip selamı sabahı esirgemeyen, tanımadığımız insanlara dahi hakkı hukuku görmezden gelmeyen, başkasına yapılan yanlışın karşısında susmayan kaç kişiyiz? Biz gerçekten güvenilir miyiz? Kıymetli Sadettin Ökten hocamız diyor ki: “Sizde bir problem olduğu zaman, o problemi çözmek için önce kalbinizin sızlaması lazım.” Ancak bu yeterli mi? Hayır, yeterli değil. Çünkü ardından doğru mesuliyet almamız ve o mesuliyeti hakkıyla yerine getirmemiz de gerekir. Bazıları, kendi doğru dürüst üstlenmediği meseleleri, başkası yapınca suçlayabiliyor çünkü.

Hepimiz kendimize düşen işi, görevimizi layıkıyla yapsak; yapamadığımızda başarısızlık hissine kapılmadan destek alsak ya da yapamadığımızı kabul etsek… Büyük nutuklar, projeler, stratejiler üretmek yerine küçük ama doğru yapılan işlerimizi çoğaltsak; kendimize dürüst olup nerede yanlış yaptığımızı kabullenmeyi başarsak, zamanın ziyanlarından ve zararlarından müstesna olabiliriz ve daha huzurlu bir topluma dönüşebiliriz sanki.

Saygılar.

Yazarın Diğer Yazıları