Serap Oruç

Çürümeyen Tek Miras

Serap Oruç

Peygamberler miras olarak ne altın ne de gümüş bırakmışlardır. Onların bıraktıkları yegâne miras ilimdir. Dolayısıyla kim onu alırsa büyük bir pay almış olur.

(Tirmizî, İlim, 19)

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana biriktirmenin, çoğaltmanın ve sahip olmanın peşinde koştu. Topraklar, saraylar, altınlar, gümüşler ve dahası… Nesilden nesile aktarılan en büyük değerin; gözle görülen, elle tutulan maddi varlıklarla olduğuna inandırıldı. Bütün bir ömrü, bir gün bırakıp gideceğimiz mülklerin bekçiliğini yaparak tükettik. Oysa zamanın eskitemediği; adalete, erdeme, iyiliğe yönümüzü çevirecek, hiçbir hırsızın çalamayacağı ve harcandıkça azalmak yerine çoğalacak tek bir miras vardı. Onu daima küçümsedik.

Etrafımıza baktığımızda, insanı insan kılan bağların çözüldüğünü, en mukaddes kavramların bile içinin boşaltıldığını görüyoruz. Dünyanın hırsı ve fani servetlerin peşinde koşma arsızlığı; sadakati, akrabalığı, dostluğu, sevgiyi, samimiyeti; hatta o en yalın hakikat olan ölümü bile kirletti. Her şeyin metalaştığı, tüketildiği ve yozlaştığı bir dönemde yapayalnız ve sığınaksız kaldığımızı hissediyoruz çoğu zaman.

Amin Maalouf’un da dediği gibi:

“Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat… Hatta ölüm bile. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor…”

İşte tam da bu çürümenin ve bozulmanın ortasında, peygamberlerin bıraktığı o kıymetli mirasın değeri bir kez daha ortaya çıkıyor. İnsanlık tarihine yön veren peygamberler; geride ne toprak, ne saray, ne altın, ne gümüş ne de çürüyecek bir saltanat bıraktılar. Çünkü maddi miras da, ahlaktan yoksun kalmış dünyalık ilişkiler de çürümeye mahkûmdur.

Peki ya ne bıraktılar? Düşmanlarının dahi emin olduğu dürüstlük, sabır, sevgi, affetmek ve adalet... Paylaşıldıkça artan, ruhu cehaletin ve yozlaşmanın prangalarından kurtaran, insanı manen inşa eden, genişletip büyüten en anlamlı şifaları elbette…

Bugün insanlığın çırpındığı derin boşluk, kalplerin ve ruhların hikmetten yoksun oluşudur. Fâni dünyanın geçici değerlerine tutunanlar, her şeyin çürüyüp gittiği ve el değiştirdiği bu düzende en nihayetinde eli bomboş şekilde kalırlar. Fakat ilim mirasından bir kırıntı dahi olsa pay alabilenler, ruhunu ve zihnini dolu tutmayı başarırlar.

İlim; cehaletin ve kirlenmişliğin zifiri karanlığını yırtan bir aydınlıktır, ahlakla birleştiğinde ise dünyayı iyileştirecek şifadır. Bataklıktakine dahi hayat verir, yeniden can verir; içindeki kini, kibri, merhametsizliği yok eder; kendimizdeki dürüstlüğü, sabrı, sevgiyi ve adaleti bize tanıtır.

Peki bizler her şeyin çürüdüğü bu dünyada yarınlara neyi miras bırakıyoruz? Paslanmaya, yozlaşmaya ve yok olmaya mahkûm metalleri mi; yoksa ruhları, zihinleri ve ahlakı bu çürümekten kurtaracak olan ilim birikimini mi?

Benim duam; kırılmış ve incinmiş dallardan kendine yuva yapan kuşların ilmini öğrenmek…

İlimden daha izzetli bir servetin olmadığı bu dünyada, ölmeden evvel ilmi tek sığınak bilmek ve bu sığınakta bana gönderilen kelimeleri en anlaşılır şekilde satırlara dökmek. Okuduğumu, dinlediğimi, seyrettiğimi anlamak ve yazdığımı, konuştuğumu, işaret ettiğimi anlaşılır kılmak. En önemlisi kalbim olduğunu daima hatırımda tutmak. Saygılar.

Yazarın Diğer Yazıları