Şekle Takılan Ardındaki Kalp Ve Niyeti Katleder
Serap Oruç
Bir gün hocanın biri, köylünün birini secdeye kapanmış gözyaşları içinde yana yakıla dua ederken görmüş. Adam şöyle dua ediyormuş:
“Yarabbi! Ah keşke o bindiğin merkebin nerede olduğunu bir bilseydim! Bilseydim, ona en güzel semeri yapmak, o semeri ise en nadide mücevherlerle ihtişamına lâyık surette süslemek isterdim. Ah yarabbi! Keşke o bindiğin merkebin nerede olduğunu bir bilseydim! Bilseydim, yüzün suyun hürmetine ona hizmet eder, hiçbir şeyimi esirgemezdim.”
Hoca efendi, adamın bu duasını işitince kendini tutamayıp onu paylamış:
“Be cahil, be densiz, ağzından çıkanı kulağın işitsin! Nasıl böyle dua edersin? Tövbe de! Allah’ın merkebi mi olur?”
Bu şiddetli azar karşısında şaşıran köylü, bir şey demeden utana sıkıla oradan uzaklaşmış.
Hasılı menkıbe ya bu; hoca efendi uyuyunca o gece rüyasında kendisine şöyle seslenilmiş:
“Sen o adamcağızı bırak da kendi haline bak! O zavallı; kendi halince, kendi idrakince, kendi takatince bana şükrediyor. Beni nasıl biliyorsa öyle zikrediyor, bildiği kadarıyla ve bilgisi nispetinde övüyor. Ben o kulumun övgüsüne övgüyle mukabele edip onu ödüllendirdim.”
Günümüz insanı olarak hepimiz; ilişkilerimizde de inanç dünyamızda da ne yazık ki biçimlere, kurallara ve mükemmellik standartlarına o kadar fazla hapsolduk ki samimiyetin, ihlasın ve kalpten kopup gelen doğal bağın kıymetini unuttuk.
Her konuyu "şekilsel doğruluk" üzerinden değerlendirir hale geldik geleli samimi niyeti ve kalbi göremez olduk. Kalıplara takılan aklımız; kalbi olan her şeyi yadırgar, yargılar ve incitir vaziyette.
Oysa Yaratıcı, biz kullarından süslü kelimeler, kusursuz cümleler veya şekli mükemmellikler beklemez. Niyetin saflığına ve samimiyetin derecesine bakar. Bir insanın idraki ne kadarsa sevgisi ve şükrü de o idrak nispetinde tecelli eder.
Hasılı samimiyet; binlerce süslü kelimeden oluşan ancak ruhsuz kalan bir duadan çok daha hızlı ulaşır yerine.
Bu menkıbeyi ben sadece dini bir öğüt olarak okumadım ve anlamadım; insan ilişkilerimize dair ders alabileyim niyetiyle okudum ve anlamlandırmaya çalıştım.
Zirâ bizler, hayatın her alanında birer "hoca efendi" edasıyla dolaşmayı ne çok seviyoruz. Herkesin davranış ve yapış biçimini kendi standartlarımıza uymadığı için acımasızca eleştirmiyor muyuz? Şekle takılıp niyeti katletmek konusunda ne kadar da ustayız!
Herkesin dünyayı kendi penceresinden görebileceği, kendi diliyle konuşabileceği ve kendi kapasitesince davranış sergileyebileceği gerçeğini unutuyoruz. Kalıplara uymayan her samimiyeti "yanlış" diye nitelendirerek kalbin sesini yok sayıyoruz.
Kelimelerin uyumuna ve şekillere değil; arkasındaki kalbin atış niyetini duymayı öğrendiğimiz gün, hem insanı hem de Yaratıcı ile insan arasındaki o mukaddes bağı anlamış olacağız inşallah.
Zirâ sadece etrafımızdaki insanlardan, sistemden, zamandan ve dünyadan şikâyet eden bireyler olduğumuz sürece hiçbir şeyi değiştiremeyeceğiz. Neyi görmek için bakarsak onu görecek, neyi duymak için dinlersek onu işitecek ve büyüteceğiz.
Böylece Hakk'ın "Ben kulumun zannı üzereyim." buyurduğu kudsi hadisi, aklımızın ve kalbimizin idrak etmesine daha fazla müsaade etmiş olacağız.
Saygılar.