Çocukları Sizsiz Bırakmayın
Serap Oruç
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.” demiştir Turgut Cansever. Bu cümleyi içinde yaşadığımız şu zaman dilimine göre şöyle de kurabiliriz: “Dünyaya gelmesine vesile olduğumuz çocukları, gelecekte ihya edeceğiz ve sefa sürecekleri bir konfor inşa edeceğiz diye ihmal ederseniz; o çocuklar barbarlaşır hem kendi hayatlarını hem de başka hayatları bedbaht eder.”
Öyle bir hâldeyiz ki duygularımızı tarif edemediğimiz bir yerdeyiz. Kelimeler yetersiz, cümleler eksik… Anlatmak istediklerimiz içimizden taşıyor ancak bastırıyoruz. Yaşananlar bir olayın çok ötesinde. Gözlerimizin önünde, yavaş yavaş elimizden kayan bir neslin çöküşünü seyrediyoruz adeta. Hepimiz konuşuyor, hepimiz çözüm üretiyor, hepimiz bir şeyler söylüyoruz. Yaşanan her olaydan sonra aynı cümleler:
"Bu sorun böyle çözülür.”
"Şu yapılmalı.”
"Bu eksik, o suçlu, bu kusurlu.”
Ancak hiç kimse, “Ben bu fotoğrafın içinde neredeyim, hangi sorumluluğu yerine getirmeyi ihmal ettim?” diye kendisine sormuyor. Kelimeleri çoğaltıyor, yazılar yazıyor, videolarda konuşmalar yapıyor ve içerikler üretiyoruz; tıpkı her zaman yaptığımız gibi.
Her olaydan sonra bir gürültü kopuyor, herkes çözüm anlatıyor. Kimisi eğitim sistemini suçluyor, kimisi teknolojiyi, kimisi televizyon yayınlarını, kimisi de çevreyi. Ancak kimse, “Biz nerede eksildik; değerlerimizi, edebimizi nerede yitirdik?” diye sormuyor.
“Çocuklarımız elimizden kayıp gidiyor.” diyoruz. Ancak onlar kendiliğinden gitmiyor. Onlar bizimle kalmak, kendilerini bize göstermek için mücadele verdikçe biz, onları kendileriyle baş başa bırakıyoruz. Ellerini tutmayı, gözlerinin içine bakmayı, sarılmayı, muhabbet etmeyi ve birlikte yürümeyi ihmal ediyoruz. Çünkü artık sevgiyi yanlış tanımlıyoruz. Sevgi dille değil, eylemle olur.
Bugün birçok anne ve baba şu cümleleri kuruyor:
"Biz çocukluğumuzu yaşayamadık, o yaşasın.”
“Bizim imkânımız yoktu, onun olsun.”
"Aman üzülmesin, bir şeyden eksik kalmasın.”
Ancak hiçbir şeyden eksik kalmadan büyüyen bir çocuk, hayatın ileride ona getireceği zorluklara nasıl dayanacak? Zira hayat, her isteğe her zaman “evet” demez; her kapıyı açmaz, her düşüşte elinizden tutmaz. Birçok anne ve baba, ne yazık ki bugün çocuklarını hayatın gerçeklerine değil, kendi kurdukları yapay konfora hazırlıyor. Peki, o konforun dışına çıktıkları an, boşlukla karşılaştıklarında, tutunacak bir anlam bulamadıklarında ne olacak bu çocuklara?
Bir çocuğun her istediğine ulaşması doğru değildir; doğru olan, ulaşamadığı şeye hangi yollardan geçerek ulaşabileceğini öğrenmesidir. Bir çocuğun hiç düşmemesi demek, ileride düştüğünde ve etrafında onu tutacak kimse kalmadığında nasıl ayağa kalkacağını bilememesi demektir. Bu, bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
Hasılı; bugün çocuklar her şeye ulaşabiliyor ancak anne ve babalarına ulaşamıyor. Çocuğun yanında fiziksel olarak bulunmak yetmez; onun hayatında bir “gölge” olmak gerekir. Her an kontrol eden değil, varlığı her an hissedilen bir gölge… Güven veren, yokluğu fark edilen bir gölge… Çocuk her şeyi değil; sadece o gölgenin verdiği güveni, zamanı, sabrı, dikkati ve tutarlılığı ister. Bizler gerçekten bunları veren anne ve baba mıyız, yoksa sadece maddi imkân sağlayan mı?
Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Sorun dışarıda değil, evde bizimle başlıyor. Bu çocukların hayata başlangıç noktası bizim evimizse, değişim de sadece bizden başlayabilir. Elbette her şeyi bir anda düzeltemeyiz ancak doğru bir temasla kalplerinin yönünü güzelliğe çevirebiliriz. Bunu yapmaya da karşı evin çocuğunu işaret ederek değil, evvela kendi evimizdeki çocuktan başlayabiliriz.
Kıymetli anne ve babalar; çocukları daha fazla “sizsiz” bırakmayın. Sizsiz kalan çocuk; taştan bir heykel gibi, sessiz sedasız akıllı uslu durmaz. Kalplerinin sevgisiz, saygısız ve empatiden yoksun gelişmesine engel olun. Çünkü böyle yetişen bir çocuk, sadece sizin şahsi ailevi sorununuz değil; toplumun, milletin ve devletin de sorunu hâline geliyor. Saygılarımla.