Bakıştan Seyre, Seyirden Şifaya
Serap Oruç
Her gün binlerce görüntü akıp gidiyor gözümüzün önünden. Hızla kaydırdığımız ekranlar, vitrinlerin aldatıcı ışıltıları, modern zamanın bitmek bilmeyen o gürültülü hengâmesi zihnimizi durmaksızın meşgul ediyor. Bakıyoruz; evet, saniyede onlarca kareye, yüzlerce renge, binlerce sahteliğe bakıyoruz. Fakat seyretmiyoruz. Bu nedenle de düşünmüyor, kafa yormuyor, hayran olmuyor ve daha önemlisi kendimize sormuyoruz. Bakmakla görmek arasındaki o muazzam detayı, seyretmenin bakmakla aynı şey olmadığı gerçeğini kaçırıyoruz. Seyretmek; sadece göz ucuyla süzüp geçmemek, gözümüzü her şeye alıştırmamaktır. Kafamızı kaldırıp yeryüzünün canlanışını her gördüğümüzde farklı bir anlam yakalamaktır; kupkuru toprağın bağrından fışkıran güzellikleri hissedebilmektir.
Tüm kâinat; satır satır okunmayı, ilmek ilmek dokunmayı bekleyen muhteşem bir kitap gibi önümüzde serili duruyor. Yaprakların rüzgârla olan o esrarlı dansında, gökyüzünün her akşam büründüğü ve hiçbir fırçanın taklit edemediği eşsiz renk tonlarında, toprağın bağrına düşüp sabırla sessizliğe bürünen bir tohumun çatlama hikâyesinde o kadar zarif, o kadar derin fısıltılar var ki… Eğer durmayı, nefes almayı, yürümeyi kesip durulmayı ve eseri seyredip ardındaki eşsiz sanata yoğunlaşmayı başarabilirsek, bu bizi derin bir tefekküre, kalbî bir ibadete götürüverir. İşte o vakit tabiat, arkamızda duran dilsiz bir dekor olmaktan çıkar; ruhumuza hakikatin en yalın hâlini fısıldayan bir öğretici hâline gelir. Bakışın seyre, seyrin ise şifaya dönüştüğü yer tam olarak burasıdır.
Kudret eli; her sene, her mevsim, her gün gözlerimizin önüne muazzam bir döngüyü, büyük bir uyanışı apaçık sermiyor mu? Daha dün kupkuru, adeta ölü birer odun parçasından farksız görünen ağaç dallarının bugün nasıl rengârenk çiçeklerle bezendiğini, adeta bir bayram yerine, bir sevinç şölenine döndüğünü gördüğümüzde içimizde uyuyan o büyük hakikat uyanmıyorsa; toprağın karanlığına, yalnızlığına emanet edilen küçücük, aciz tohumların çürüyüp yok olmak yerine hayata göğüs gererek filizlenmesi bize kendi içimizdeki dirilişi fısıldamıyorsa ve hayretimiz eksilmişse, yazık etmiş olmuyor muyuz kendimize?
Hissizleşen gönlümüzün şifasını, çıkış yolunu aramalıyız. Ruhumuzu yavaş yavaş kurutan, bizi özümüzden, toprağımızdan ve Yaratan’ımızdan her an biraz daha uzaklaştıran o suni, yorucu, gürültülü bakışları bir kenara bırakmanın vakti çoktan gelip geçmedi mi? Sosyal medyanın sahte parıltılarına, dizilerin kurgulanmış yalanlarına, mağaza vitrinlerinin sonu gelmez hırslarına harcadığımız o en kıymetli hazinemizi, yani dikkatimizi ve zamanımızı neden yanı başımızdaki güzelliklerden esirgiyoruz? Kalbimize girenlerin gözümüzden ve kulağımızdan süzüldüğünü ne çabuk unuttuk?
Ebubekir Şiblî’nin duasını ömrümüzün her günü yeniden hatırlamalıyız belki de: “Ey hayrete düşenlerin biricik rehberi, hayretimi artır!” Zira hayret etmeyi unutan bir ruh, kurumaya yüz tutmuş bir dal gibidir; dünyanın gelip geçici makamlarına, malına mülküne, modasına ve bitmek bilmeyen nefsî eğlencelerine bir türlü doymaz; doydukça daha da acıkır. Ruhumuzu hakiki gıdasıyla, yani tefekkürle doyuralım; bakıp geçmek yerine uzun uzun seyretmeye koyulalım.
Her yeni günün bitişinde kendimize şu soruları sormayı alışkanlık hâline getirelim:
“Bugün bakmaya doyamadığım, vaktimi ve ömrümü gözümü kırpmadan feda ettiğim şeyler, günün sonunda ruhuma ne kattı?
Beni bana geri mi verdi, yoksa beni benden mi eksiltti?
Bakışlarım hayretimi artırıp gördüğüm her zerre kalbimi hakikate ve o sonsuz rahmete taşıdı mı?”
Gelin, bugün bir ilkimiz olsun. Gözlerimizi dünyalık hırsların gürültüsünden çekip bir yaprağın damarına, bir kuşun kanat çırpışına, göğe ve yere çevirelim. Çevirelim ki kalbimiz yeniden öğrensin, yeniden bilsin, yeniden atsın. Çünkü insan, ancak aynı şeylere yeniden hayret ettiği müddetçe güzel yaşar; seyretmeyi bildiği ölçüde iyileşir ve iyileştirir.