Serap Oruç

Doğanın Bağrında İnsanlığın Kirli İmzası Olmasın

Serap Oruç

Yaz mevsiminin sıcaklığı, bizleri doğanın şefkatli kollarına doğru itti. Tatil planları yapıldı, valizler hazırlandı ve rotalar yeşilin, mavinin, el değmemiş coğrafyaların kalbine doğru çevrildi.

Lâkin ne acıdır ki, adım attığımız her cennet köşeyi arkamızda birer açık hava çöplüğüne dönüştürerek terk ediyoruz. Ülkenin dört bir yanından yükselen manzara hep aynı: Ağaç gölgelerinde pet şişeler, izmaritler, çekirdek kabukları, deniz kıyılarında plastik atıklar, yeşilin bağrına saplanmış cam kırıkları… Doğada ayak basıp da kirletmediğimiz, “bize ait” o çirkin izi bırakmadan çıktığımız tek bir alan bile kalmamış durumda neredeyse.

Bu noktada aynayı kendimize tutmak ve evvela kendimizle yüzleşmeyi başlatmak zorundayız. Bu ülkenin kahir ekseriyeti, kendini tanımlarken iki büyük kalıba sığınır: “Ben Müslümanım.” ya da “Ben ahlak sahibiyim.” Peki, sormak gerek; dilimizden düşürmediğimiz bu iddialar, hoyratça doğaya fırlattığımız o çöplerin neresine sığıyor?

İnandığımız dinin peygamberi, “Temizlik imandandır.” derken, yoldaki bir dikeni kaldırmayı sadaka sayarken, bastığı toprağı “emanet” bilen bir medeniyetten, bastığı her yeri talan eden bir topluma nasıl dönüştük? Hakiki bir ahlak, sadece insanların bizi izlediği kapalı kapılar ardında veya salon toplantılarında kibar olmak mıdır? Yoksa kimsenin bizi görmediği o dağ başında, o tenha sahilde doğanın hukukunu koruyabilmek midir?

Bu toplumsal yaraya dair en çarpıcı, bencil yüzleşmeyi uzun yolculuklarımızda, hepimizin ortak durağı olan yol üstü dinlenme alanlarında ve kamuya açık tuvaletlerde yaşıyoruz. Kendimizden önce girenlerin bıraktığı o vahim manzaraya öfkeyle bakıp, burnumuzu tutarak arkamıza bakmadan kaçtığımız, adeta “girilemez” hâle getirdiğimiz o alanları bu hâle getirenler uzaydan gelmedi. Bizden birileri girdi, kirletti ve çıktı. İşin en trajikomik yanı ise arkasında bir enkaz bırakan aynı insanın, birkaç kilometre sonra bu kez kendisi için “temiz bir tuvalet” arayışına girmesi. Kendi kirlettiği dünyada temizlik arayan, başkasına reva gördüğü pisliğe kendisi tahammül edemeyen bu bencil akıl tutulması, ahlaki erozyonumuzun en somut göstergesidir. Temiz bulmak istiyorsak, temiz bırakmak zorunda olduğumuz gerçeğini ne ara unuttuk? Bilmiyorum ancak lütfen hatırlayalım.

Son model, milyon liralık lüks araçlarından inip, bagajından çıkardığı piknik malzemelerinin atıklarını olduğu gibi ağacın dibine bırakan, ortak yaşam alanlarını fütursuzca kirleten insan profili, bugün içine düştüğümüz trajedinin en net fotoğrafı. O lüks araçlar, o pahalı kıyafetler ve modern yaşamın sunduğu tüm o dış görünüş unsurları, ne yazık ki içteki vizyonsuzluğu ve estetik yoksunluğunu gizlemeye yetmiyor. Bir insanın altındaki arabanın markası ne kadar yüksek olursa olsun, ruhundaki rafine zevk ve sorumluluk bilinci, o çöpü doğaya fırlattığı, ardında girilemez alanlar bıraktığı an sıfırlanıyor. Bu durum, tam anlamıyla bir “görsel ve zihnî fukaralık”tır. Maddi olarak zenginleşirken, insani ve ahlaki olarak ne denli müflis duruma düştüğümüzün en somut kanıtıdır.

Bu fukaralığın bir başka acı yüzünü de sınır ötesinden gelip kendi topraklarında kuralsızlığın hafifliğine kapılanlarda görüyoruz. Yurt dışında yaşarken oradaki katı kurallara, cezalara harfiyen uyan; yaşadıkları batı şehirlerinin temizliğini, nizamını yere göğe sığdıramayan kimi vatandaşlarımız, ne yazık ki memleket sınırından içeri girdikleri an bambaşka bir kimliğe bürünüyorlar. “Orada ceza var, can yakıyorlar.” diyerek nizama boyun eğen zihniyet, buradaki cezasızlığı ve denetimsizliği bir “özgürlük” alanı zannediyor. Medeniyeti ve temizliği sadece bir ceza korkusuna, korkudan doğan yapay bir reflekse indirgeyen bu yaklaşım, ahlakın içselleştirilemediğinin en açık itirafı. Demek ki mesele kurallar değil; mesele, ceza sopası tepemizden indiği anda içimizdeki o hoyrat, o ilkel dürtünün pervasızca açığa çıkmasıdır. Kendi vatanının toprağına, yabancı bir ülkenin kanunlarına gösterdiği saygıyı çok gören bu çelişki, ruhumuzdaki erozyonun bir diğer ibretlik vesikasıdır.

Vizyon dediğimiz şey; sadece iyi bir kariyer, lüks bir yaşam ya da modern teknolojiye erişim gücü değildir. Gerçek vizyon; yaşadığın çevreyle, ağaçla, kuşla, akıp giden nehirle ve ortak yaşam alanlarıyla bağ kurabilmek, senden sonra gelecek nesillere o güzelliği lekelemeden aktarabilme ferasetidir. Doğayı ve çevreyi bir mülk, bir tüketim nesnesi gibi gören; “Parasını verdim, eğlendim ve gidiyorum.” pervasızlığıyla hareket eden zihniyet, modern köleliğin ve vizyonsuzluğun zirvesindedir.

Toprağa fırlatılan her çöp, ardımızda bıraktığımız her pislik, aslında doğanın bağrına değil; kendi insanlığımıza, kendi ahlakımıza ve yarınlarımıza fırlatılmış birer utanç imzasıdır. Eğer iddia ettiğimiz gibi Müslümansak, temizlik ve emanet bilincini kuşanmak zorundayız. Eğer ahlak sahibi olduğumuzu savunuyorsak, doğanın dilsiz canlılarına ve toplumun ortak hukukuna karşı da sorumluluğumuz olduğunu hatırlamalıyız.

Unutmayalım ki doğanın bize ihtiyacı yok; ancak bizim bir nefes temiz havaya, bir yudum berrak suya, temiz yaşam alanlarına ve yeşilin huzuruna ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız var. Lüks hayatlarımızın parıltısını, arkamızda bıraktığımız çöplerle karartmayalım. Kendimize yakışanı sadece üzerimizde kıyafet olarak anlamayalım da insan ahlakına yakışan davranış şeklinde anlayalım. Gittiğimiz yerlerde ayak izimizi bırakalım, kirli imzamızı değil. Güzel hatıralarla ve anılar biriktirirken doğayı çirkinleştirmeyelim.

Yazarın Diğer Yazıları