Ömür Bir Serabın Peşinde Koşmakla Geçer
Serap Oruç
Rivayet edilir ki Rabia-i Adeviyye'nin huzuruna bir adam gelir. Huzura kabul edilen bu konuk, kendince bir takva ve bilgelik gösterisi yaparcasına başlar dünyayı yermeye:
“Dünya şöyle bayağı, böyle adi, şu kadar vefasız... Ah bu dünyanın ettikleri! İnsanları aldatıyor, kalpleri bozuyor, nice insanı yoldan çıkarıyor. Ah şu dünya...”
Adam anlattıkça anlatır, şikâyetlerinin ardı arkası kesilmez. İçindeki öfkeyi dünyaya kusarken aslında dünyadan ne kadar münezzeh ve berî olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.
Bir müddet konuşur. Sonra bir müddet daha konuşur... Dünyanın kusurlarını sayar, eksiklerini anlatır, şikâyetlerini ardı ardına sıralar. Nihayet sözünü bitirdiğinde, Rabia-i Adeviyye ona döner ve şöyle der:
“Bitirdiysen sana şu ana kadar ne yaptığını söyleyeyim. Senin bu konuşmandan benim anladığım tek şey; senin dünyayı çok önemsediğin ve onu fazlasıyla kafana taktığındır.”
İlk duyulduğunda insana sıradan gelen bu cevap, üzerinde biraz düşününce derin bir hakikati fısıldar.
Zirâ bizler de genellikle bir şeyi kötülemenin, ondan özgürleşmek anlamına geldiğini zannederek yanılırız. Oysa bir nesneye, bir insana ya da dünyaya karşı duyulan aşırı öfke ve nefret; aslında ona karşı geliştirilen tersten bir bağımlılığın tezahürüdür. Bir şeyi hayatınızın merkezine koymazsanız onun üzerine bu kadar uzun ve tutkulu cümleler kuramazsınız. Gerçekten vazgeçen, bir şeyi gerçekten kalbinden söküp atan insan onu yermez; çünkü artık onu görmez, duymaz ve işitmez. Dönüp bakmadan geçip gider.
İnsan, sevdiği şeye de nefret ettiği şeye de bağlanır. Her iki durumda da zihninin ve kalbinin merkezine onu yerleştirir. Öfkeyle bile olsa bir şeyi sürekli konuşan, sürekli onunla meşgul olan kişi, farkında olmadan hayatının merkezini ona teslim etmiştir.
"Dünyayı önemsemiyoruz." deriz ancak dünyadan ve dünyalık hesaplar yapmaktan bir türlü vazgeçemeyiz. Dünyaya değer vermediğimizi iddia ederiz ama en büyük üzüntülerimizi de en coşkulu sevinçlerimizi de yine dünya belirler. Dilimiz ahiretten söz eder ama kalbimizin nabzı dünyaya göre atar.
Bir makam kaybedince kendimize gelemeyiz. Menfaatimize ters bir mesele olduğunda geceler boyu uyuyamayız. Herhangi bir insan bizi övmedi diye kırılır, biri bizi eleştirdi diye yıkılırız. Dünyaya bağlı olmadığımızı düşünürüz ancak zihnimizi de kalbimizi de en çok dünya ile meşgul ederiz.
Tam da bu yüzden büyükler zühdü; "dünyayı tamamen terk etmek" olarak değil, "dünyanın kalbetteki yerini küçültmek" olarak tarif etmişlerdir. Zira dünyanın içinde yaşamak kaderimizdir; ancak dünyanın kalbimizin içinde yaşaması bizim tercihimizdir.
Hâsılı, sandalın suyun üzerinde kalması gerekir. Fakat o su, sandalın içine dolmaya başlarsa onu batırır. Dünya da böyledir; zihnimize ve kalbimize dolarsa bize büyük bir yük, taşınmaz bir dert olur. İşte bu nedenle insanı yoran dünyanın kendisi değil, ona yüklediği aşırı anlamdır.
Dünya insanı hiçbir zaman tam olarak doyurmaz; daima daha fazlasını istetir. Daha büyük bir ev, daha yüksek bir makam, daha çok para, daha çok takdir, daha çok görünürlük... Sürekli önüne yeni bir hedef koyar. İnsan da o hedefe ulaşınca nihayet huzura ereceğini zanneder. Fakat vardığında, ufukta başka bir hedef belirir. Böylece ömür, bir serabın peşinde koşmakla geçer gider.
Bizler de bu yüzden kalbimizi dünyayla değil, dünyanın gerçek sahibiyle meşgul edelim.
Rabia-i Adeviyye'nin, “Sen dünyayı çok önemsemiş, onu çokça kafana takmışsın.” sözünü sık sık kendimize hatırlatalım. Kalbimizde Rabbimizin rızası mı daha büyük, yoksa dünyanın bitmek bilmeyen kaygıları mı; önce bunu anlayalım.
Dünyayı elimizden bırakmasak bile dilimizden ve en önemlisi kalbimizden çıkaralım. Dünyanın iyisine de kötüsüne de zihnimizi kapatıp gönül kapılarımızı sadece onun sahibine açalım. Saygılar.