Serap Oruç

Mezuniyet

Serap Oruç

Bir ormanın derinliklerinde sükuneti solumanın ya da asırlık bir tarihi yapının taşlarına dokunup o geçmişin fısıltısını hissetmenin, hayretle temaşa etmenin lüks olduğu bir çağdayız. Bir tarihi mekanın veya asırlık ağaçların altı, şimdilerde o köklü yaşanmışlığı ve ruhu hissetmeye değil; kendilerini o dekorun önünde görmeye ve daha da önemlisi göstermeye gelenlerin istilası altında.

Hafızalara kazınması gereken o dinginlik, huşu ve bilgece mimari, artık vizörlerin, ekranların ve bitmek bilmeyen dijital manipülasyonların arkasında heykelleştiriliyor sadece. Ne yazık ki bu "görme" değil, "gösterme" çılgınlığı sadece doğayı ve tarihi tüketmekle kalmıyor; artık en saf, en masum alanlarımıza, çocukluğun da ilk eşiklerine kadar uzanıyor.

Son günlerde ne zaman sosyal medyaya baksak ya da sokaklardaki bir okulun önünden geçsek aynı sahneyle karşılaşıyoruz: Abartılmış, panayır yerine dönüştürülmüş anaokulu, ilkokul ve ortaokul mezuniyet törenleri. Henüz hayatın ilk basamaklarını tırmanan, okuma-yazmayı yeni sökmüş ya da ergenliğin kapısından yeni adım atan çocuklar, adeta yetişkinlerin dünyasındaki birer prototip gibi sahneye sürülüyor. Ağır makyajlar, minyatür abiyeler, upuzun kırmızı halılar, kurdeleler, havada uçuşan yapay konfetiler…

İnsan sormadan edemiyor: Biz bu çocukları neyden mezun ediyoruz ve daha da önemlisi, onları nereye uğurluyoruz?

Çocukların ihtiyacı sadece içinde bulunduğu o anı yaşamak, arkadaşının elini tutup saf bir sevinçle gülümsemek değil mi? Kendilerini o şatafatlı dekorun önünde görmeye ve göstermeye gerçekten ihtiyaçları var mı? Eğitimcilerin ve ebeveynlerin, dijital dünyadaki bu "gösterme" programlarına ayak uydurması şart mı? Tıpkı bir ormanın sessizliğini dinlemek ya da tarihi bir taşın hikayesine kulak vermek yerine, önünde selfie sırası bekleyen telaşlı kalabalıklar gibi hissettiriyor bana bu programlar.

Böyle bir törene katılan bir çocuğun zihni, henüz o yaşta "kıyaslama" ve "gösteriş" girdabına itiliyor. Çocuk; o gün arkadaşlarıyla vedalaşmanın, bir dönemi geride bırakmanın getirdiği doğal hüznü ve sevinci yaşayamıyor. Çünkü zihni, üzerine geçirilen o ağır kıyafetin kusursuz durup durmadığıyla, flaşlar patlarken nasıl poz vermesi gerektiğiyle meşgul ediliyor. Ortada yaşanan gerçek bir duygu, saf bir hayret ve çocuksu bir temaşa kalmıyor; her şey önceden kurgulanmış, defalarca provası yapılmış yapay bir kadrajdan ibaret hale geliyor.

İşin en ürkütücü yanı ise, bu havalı ve ihtişamlı kargaşanın sorumlusunun çocuklar olmaması. Bu yapay sahne, bizzat yetişkinler, yani bizler tarafından inşa ediliyor. Kendi tamamlanmamış hırslarımızı, sosyal medyadaki "beğeni" arzularımızı ve statü göstergelerimizi çocukların o incecik, hassas yüreklerine ve omuzlarına yüklüyoruz. Onların hayatı ve başarıyı ilk algılayış biçimlerini maddiyatla ve kim daha çok alkış aldı sesiyle zehirliyoruz.

Kayıt altına alınmadığında yok olacağından korktuğumuz o yapay anlar uğruna, çocukluğun o kendi halindeki, kayda geçmemiş, o mütevazı ve asıl güzel olan doğasını ellerimizle katlediyoruz.

Oysa çocukluk, tıpkı keşfedilmemiş gizli bir orman ya da asırlık bir mağara gibi kendi yatağında, sessizce kalmalıdır. Onları erken büyütme telaşımız, törenleri birer sektörel ranta dönüştürme çılgınlığımız, çocukların ellerinden "hayret etme" yeteneğini alıyor.

Yarın bu çocuklar büyüdüklerinde, gerçek bir başarı kazandıklarında ya da hayatın gerçek bir eşiğinden geçtiklerinde ne hissedecekler? Anaokulunda, ilkokulda kırmızı halıda yürüyen bir ruh, üniversiteden mezun olduğunda hangi renk halıyla —pardon, hangi kazanımlarla— yetinebilecek?

Belki de artık durup düşünmenin, o kamerayı biraz olsun indirmenin vakti gelmiştir. Çocuklarımızı ekranların arkasına sabitlemekten, onları birer gösteri nesnesi yapmaktan vazgeçmeliyiz. Bırakalım mezuniyetleri; bahçede birbirlerine sarılarak, formalarına, anı defterlerine birbirlerinin isimlerini yazarak, aralarında topladıkları harçlıkla alabilecekleri basit bir pastayı keserek geçsin.

Bırakalım da çocukluk, hiçbir abartılı kadraja sığdırılamayan o kendi saf güzelliğiyle, kayıt altına alınmadan, sadece kalplerde yaşansın.

Desem de... Şimdilerde birçoğunuz mezuniyetteki çekimlerde "kim daha güzel olacak" mevzusuyla meşgulsünüzdür ve bu yazıyı okumayacaksınızdır bile büyük ihtimalle. 

Saygılar.
 

Yazarın Diğer Yazıları