Serap Oruç

Umut Ve Cesaretle Güzelleşir

Serap Oruç

Asfalt bir yolda yürümek kolaydır; insanı ve insanlığı asıl olgunlaştıran ise taşlı, engebeli arazide yeni bir yol açabilmek ve her şeye rağmen o yolda kararlılıkla yürüyebilmektir.

Zirâ dünya tarihi, var olan düzene teslim olanların değil; çileye talip olmayı, risk almayı ve bedel ödemeyi göze alanların imzasıyla doludur.

İnsanlık tarihinin köşe taşlarına baktığımızda bu hakikati net bir şekilde görürüz. Peygamberlerin hayatını inceleyiniz... 

Onlar, insanlığı ilahi mesajla buluşturma yolunda karşılarına çıkan ağır belaları, mihnetleri, sürgünleri ve derin yalnızlığı büyük bir teslimiyet ve dirayetle göğüslediler. Eğer toplumsal baskılara boyun eğselerdi, çileyi değil de rahatı seçselerdi, bedel ödemeyi reddedip köşelerine çekilselerdi bugün insanlık ilahi rehberliğin aydınlığıyla tanışabilir miydi? Onların kabullendiği sıkıntılar ve belalar, insanlığın huzuru ve kurtuluşu oldu.

Aynı sarsılmaz cesareti, tarih sahnesinde toplumların kaderini baştan yazan büyük liderlerin hayatında da görürüz. Genç yaşında İstanbul’un devasa surları karşısına dikildiğinde, dönemin "Bu şehir asla alınamaz!" diyen tecrübeli isimlerine kulak kabartıp gemileri karadan yürütecek kadar çılgın, ancak bir o kadar da dahi bir iradeyi ortaya koymasaydı Fatih Sultan Mehmet, o dillere destan fetih mümkün olabilir miydi? Fatih, sadece surları aşarak bir şehri değil; kalıplaşmış önyargıları ve "yapılamaz" denilen anlayışı da fethetti.

Ya da mütareke günlerinin o zifiri karanlığında, işgal altındaki Payitaht’tan Anadolu’nun mahzun topraklarına bakan Mustafa Kemal Atatürk... "Şartlar çok ağır, düşman güçlü, teslim olmaktan başka çare yok" diyerek var olan acziyete boyun eğseydi; Samsun’a çıkma kararlılığını göstermeyip ömrünü cephelerde, cephane sandıklarının üzerinde tüketmeyi göze almasaydı bugün bağımsız ve özgür bir vatandan söz edebilir miydik? Atatürk, teslimiyeti ve çaresizliği kader sanan anlayışı reddederek bir millete kendi gücüyle neler başarabileceğini gösterdi.

Ve Bosnalı Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç de tam olarak bu cesaretten beslendi. Zindanları, ağır baskıları ve imkânsızlıkları gördüğünde "Dünya böyle gelmiş, böyle gider; tek başıma ne yapabilirim ki?" deseydi, bir halkın soykırıma karşı verdiği varoluş mücadelesi tarihin karanlık sayfalarında kaybolur, insanlık vicdanı en büyük kalesini kaybederdi. O, zindanların soğuk duvarları arasında bilgeleşerek direnişin ve onurun sembolü oldu.

Peygamberi duruşla tarih yazan liderliğin tam olarak kesiştiği nokta şudur: Büyük idealler, büyük çileleri ve ağır bedelleri göğüslemeyi gerektirir. Sonuçları ise elbette Allah yaratır.

Bugün modern dünyanın en büyük yanılgısı; çilesiz bir başarı, zahmetsiz bir zafer ve bedelsiz bir iyilik arayışıdır. Herkes dünyayı değiştirmek, büyük işler yapmak istiyor ancak kimse rahatından ödün vermek istemiyor. 

Hâsılıkelam tarih bize şaşmaz bir ders veriyor: Mihneti göğüslemeyen mesajı taşıyamaz; bedel ödemeyi göze almayanı ise tarih asla yazmaz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberlerden, Surların önünde imkânsızı zorlayan Fatih’ten, Bandırma Vapuru’nda bir milletin bağımsızlığını taşıyan Atatürk’ten, zindanlarda bilgeleşen Aliya’dan öğreneceğimiz en kıymetli ders şudur: Dünya, asfalt yolların yönüne göre ilerleyen edilgenlerin değil; taşlı, topraklı tepelerin arasında tüm imkânsızlıklara rağmen yeni yol açanların omuzlarında yükselir. Ve hayat, umutsuzların arasında tek bir umut sahibinin gösterdiği cesaretle güzelleşir. Saygılar.

Yazarın Diğer Yazıları