Serap Oruç

Müstakîm Ol

Serap Oruç

19. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında idarî yapının, bürokrasinin ve toplumsal dengelerin sürekli kabuk değiştirdiği çalkantılı bir dönemde; hem mutasarrıflık gibi üst düzey idarî görevler üstlenmiş bir devlet adamı hem de derin bir tefekküre sahip bir şair yetişti: Diyarbekirli Said Paşa.

Devlet çarklarının işleyişini, insan ilişkilerindeki menfaat çatışmalarını, makam hırslarını ve cemiyet hayatının karışık yapısını bizzat tecrübe eden Said Paşa; bu zengin ömür birikimini edebiyatın estetiğiyle harmanlayarak yüzyıllar ötesine ulaşan muazzam bir ahlak vesikasını miras bıraktı bizlere. Kaleme aldığı öyle bir şiir var ki tam anlamıyla ders çıkarılası türden…

Modern dünyanın hızla dönen çarkları arasında insanlığın bugün en çok yitirdiği kavramların başında dürüstlük, doğruluk ve samimiyet geliyor. Çıkar ilişkilerinin arttığı, samimiyetin yerini stratejilere bıraktığı ve “Hedefe ulaşan her yol mübahtır.” anlayışının meşrulaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Ancak Said Paşa, yüz yılı aşkın bir zaman öncesinden bürokrasi ve cemiyet hayatının tüm kirine karşı tek ve sarsılmaz bir şifa sunuyor: 

“Müstakîm ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni.”

Şiirine, en başta insan ilişkilerinin temel dinamiğini ortaya koyarak başlıyor:

Sen usandırma eli el de usandırmaz seni

Hîlekârlık eyleme kimse dolandırmaz seni

Dest-i a’dâdan soğuk su içme kandırmaz seni

Korkma düşmandan ki âteş olsa yandırmaz seni

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Diyarbekirli Said Paşa, toplumsal huzurun temelini bireysel doğrulukta görmüş. İnsan çevresine ne ekerse onu biçer. Kurnazlıkla veya hileyle elde edilen geçici kazanımlar, uzun vadede insanın kendi sonunu hazırlar. Şair; düşmanın hilesinden veya gücünden korkmamak gerektiğini, çünkü doğruluk zırhını giyen bir insanı ateş dahi olsa hiçbir gücün yakamayacağını muazzam bir dille vurguluyor.

Dünya hayatının geçiciliği ve hırsın anlamsızlığı ile devam ediyor şiirine:

Hep geçer âlemde hiç bir hâlete yoktur sükûn

Zevkâ bak değmez teessüf etmeğe dünyâ-yı dûn

İstikamet şerr-i a’dâdan seni eyler masûn

Hakk ider eshâb-ı sıdkın hasmını elbet zebûn

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Yazdıkları, günümüz insanının bitmek bilmeyen gelecek kaygısına ve hırslarına doğrudan bir cevap değil midir? Sürekli değişen, hiçbir durumun kalıcı olmadığı bu fani âlemde; kurnazlıkla makam veya mal edinmeye çalışmak beyhudedir. İstikamet, insanı düşmanların kötülüğünden koruyan en güçlü kale değil midir zaten?

İffet, ahlak ve kul hakkının dokunulmazlığını ise şöyle dile getiriyor:

İster isen hıfz ide ırzın Hüdâ-yı Lemyezel

Irzına a’dâ-yı bedhâhın bile verme halel

Tâ ezelden söylenir halkın dilinde bu mesel

Celb ider elbette insana mükâfâtı amel

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Kendi onurunu korumak isteyen insan, düşmanının dahi onuruna ve hakkına saygı duymalıdır. Çünkü amel ne ise mükâfat da odur; insan neyi yaşatırsa onu yaşamaz mı?

Ve akıl sahiplerine, zamanın geçiciliğini ve ölüm hakikatini hatırlatmayı da ihmal etmiyor:

Gırrelenmez rûz-i ikbâlin görüp ehl-i hired

Her günü bir kadr ider tâkib, her sebti ehad

Seyl-i mevt etdikte berbâd ömrü, baht itmez meded

Böyle âteş-meşreb olma hâk olur bir gün cesed

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

İkbal günlerine, yani talihin yar olduğu zamanlara güvenip gururlanmak akıl kârı değildir. Günler geceyi, cumartesiler pazarı takip ederken ömür sermayesi tükenir. Ölüm seli geldiğinde ne baht medet verir ne de makam…

Toplumsal adalet ve idare ahlakına da dikkat çekiyor paşa:

Halkı tahrîb eyleyip de kendin âbâd eyleme

Bu cihanda ev yapıp ukbâyı berbâd eyleme

Nefsin zâlim-i bî-rahme imdâd eyleme

Âlemi tenfîr iden ahvâli mu’tad eyleme

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Başkalarının mağduriyeti veya kul hakkı üzerine inşa edilen hiçbir saadet kalıcı olamaz. İnsan, kendi geçici refahı için cemiyeti tahrip ettiğinde, aslında kendi ebedî geleceğini yok etmektedir.

Ve insanın aynada kendi nefsiyle yüzleşmesi:

Seyyiât, insana nefs-i kemterinden gelir

Her hacâlât âdeme su’-i karîninden gelir

İzzet-ü zillet mekâna hep mekîninden gelir

İstikâmet, müstakiym-ül-hâle dîninden gelir

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Kötülük insana kendi ham nefsinden ve kötü arkadaşından gelir. En önemlisi, oturduğu makama değer katması gereken insanın kendisidir: “İzzet-ü zillet mekâna hep mekîninden gelir.” Makam insana şeref vermez; insan, duruşuyla o makamı şereflendirir.

Haksızlıkla mücadelede dahi meşru dairede kalmanın önemini şöyle vurguluyor:

Düşmanı tezlil için hîleyle etme iştigâl

Hüsn-ü efkâra olur hâil cihanda sû-i hâl

Yüz suyu dökme, teessüf çekme, etme kıyl ü kal

Sen sakîm olma, virir maksûdun elbet Zü’l-Celâl

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Düşmanı yenmek için bile olsa hileye başvurmamak, kimseye yüz suyu dökmemek gerekir. İnsan yeter ki “sakîm” (hasta, bozuk) olmasın; muradını verecek olan Zü’l-Celâl’dir.

Gösteriş ve ikiyüzlülük (riyâ) üzerine de yürütüyor kalemini:

At riyâyı elden islâha çalış ef’âlini

Boşboğazlık etme, tâ’dîl eyle kıyl ü kâlini

Sen ne türlü saklayım dersen de sû’-i hâlini

Hak Teâlâ senden â’lemdir senin ahvâlini

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Riyayı terk etmek, amelleri düzeltmek esas olandır. İnsan hâlini kullardan gizlese de her şeye vâkıf olan bir Yaratıcı vardır.

Nefsin gafletini ve emanet bilincini de yazıyor elbette:

Hâline Şeytan güler, gördükte sende gafleti

Üstüne güldürme öyle düşmen-i bed-sîreti

Hâin olma, ver emânetle cihâna şöhreti

Herkesin destindedir âlemde zıll-ü rif’ati

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Gaflete düşüp kötü niyetli kimseleri kendine güldürmemek, hainlikten uzak durup dürüstlükle ad salmak gerekir. Yücelik de aşağılanmak da insanın kendi elindedir.

Rızık kaygısını ve dünyalık bağımlılıkları ise şöyle ifade ediyor:

Zâmin ü kâfil olan erzâka, Hâlık’dır sana

Mâsivâya ser-fürû etmek ne lâyıktır sana

Izdırâbı celb eden meyl-i alâyıkdır sana

Gayr içün düşme lisân-ı nâsa yazıktır sana

Müstakîm ol Hazret-i Allah utandırmaz seni

Rızkın kefili Yaratıcı iken, fani olan dünyaya ve mahlukata boyun eğmek insana yakışmaz. İnsana asıl acıyı ve huzursuzluğu veren, geçici dünya bağlarına olan düşkünlüğüdür.

Diyarbekirli Said Paşa’nın kararlılıkla tekrarladığı “Müstakîm ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni.” dizesi, bütün bu yazılanların omurgası değil mi?

Kurnazlığın “zekâ”, hilenin “iş bilirlik”, ikiyüzlülüğün ise “esneklik” adıyla bizlere tanıtıldığı bu dönemde; dosdoğru durabilmek en büyük erdemdir. Belki dürüst olanlar kısa vadede kaybetmiş gibi görünebilir. Ancak Said Paşa’nın da yazdığı gibi; istikamet üzere olanların koruyucusu ve kefili Cenab-ı Hak’tır. Ve nihai hesap görüldüğünde, doğruluk yolundan ayrılmayanlar asla utanmayacak ve mahcup olmayacaklardır inşallah.

Hasılıkelam, bize düşen, henüz bizi tetikleyecek şartlar oluşmadığı için bizde ortaya çıkmayan huylar hususunda kendimize hiç güvenmeden, müstakîm olmak, içimize ve işimize bakmak o hâlde. Saygılar.

 

Yazarın Diğer Yazıları