Çocuklarımızı Nerede Kaybediyoruz?
Serap Oruç
Benim yaşımdakiler iyi hatırlayacaktır; öğrencilik yıllarımızda okul koridorlarında yangın köşeleri olurdu. O köşede balta, kazma, kürek, kanca ve kova bulunurdu. Fakat okulumuzun en yaramaz, kabına sığmaz çocuğunun bile aklına “Şu baltayı alayım da arkadaşıma, öğretmenime sallayayım” demek gelmezdi.
Bugün ise çocukların çeteleştiğini, birbirini zorbaladığını, ellerinde silahlarla okul bastığını, bıçaklarla sıra arkadaşlarına saldırdığını büyük bir endişeyle izliyoruz. Elbette bu durum bir günde ortaya çıkmadı. Yıllardır görmezden gelinen, üstü örtülen ve müdahale edilmeyen ihmallerin toplamı olarak gelişti ve karşımıza dikildi.
Büyük bir soğukkanlılıkla yanında silah ya da bıçak taşıyan, eli dahi titremeden o eylemi gerçekleştirecek kadar gözü dönmüş çocukları gördükçe kolaya kaçıyoruz. Suçu hemen sanal dünyaya, dizilere atıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz.
Peki duruma hiç şu taraftan bakıyor muyuz?
Toplumumuzdaki çocukların kaçta kaçına sabah annesi sevgiyle kahvaltı hazırlıyor? Harçlık veremeyecekse bile gününü aç geçirmesin diye beslenme çantasını düşünüyor, hazırlıyor?
Öğrenciler okulda kesici alet taşıyan akranlarıyla karşılaştıklarını söylerken kaç baba çocuğunun çantasını, aslında dünyasını kontrol ediyor?
İğneyi kendimize batıralım: Ücretsiz erişilebilecek rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, birçok kurumda kapıdaki tabeladan ibaret kalmıyor mu?
Çocuğuna gerçekten destek olması gerektiğinin farkında olan kaç ebeveyn var aramızda? Anaokulu kapısında çocuğundan ayrılmak istemeyen veliler, sıra liseye geldiğinde ortadan kayboluyor. Bulunduklarında ise çocuklarının kusurunu kabullenmeye yanaşmıyorlar. Akran zorbalığı konusunda yürütülen önleyici ve efektif çalışmalar ya hiç yok ya da zaten bu yola sapmayacak çocukların olduğu kulvarlarda dönüp duruyor.
Peki bu çocuklar neden sanal dünyaya bu kadar bağımlı? Çünkü orada, gerçek hayatta olamadıkları her şey olabiliyorlar. En önemlisi; ailelerinin göremediği çocuğu, sanal alemdeki birileri görüyor. Onlar da tutunacak bir dal bulduklarını sanıyorlar. Şanslı olanlar aileye, öğretmene ve sağlıklı bir sosyal çevreye sığınıyor; peki ya olamayanlar?
Çocuk küçükken görmezden geldiğimiz, duymazdan geldiğimiz her yanlış davranış, doğrusuyla değiştirilmedikçe çocuğun yaşıyla birlikte büyür. Bugün okullara polisten, bekçiden evvel; evlerde gerçekten ilgili, evladının ruhuna dokunan anne babalar gerekiyor.
Çocuklarımızın artık "Bak arkadaşın nasıl çalışıyor!" kıyaslamasını duymaya ihtiyacı yok; "Senin emeğini görüyorum" sözünü duymaya ihtiyacı var.
"Senin için çalışıp yoruluyoruz" baskısına değil; "Biz var oldukça arkandayız" güvenine ihtiyacı var.
"Ders çalıştın mı?" sorgusuna değil; "Bugün çok yoruldun mu yavrum?" şefkatine ihtiyacı var.
Çocukların; okul, kurs, özel ders ve deneme sınavı cenderesinden çıkıp sizinle yürüyüş yapmaya, bir ağacın altında oturup ders konuşmadan hayatı konuşmaya, sıradan meselelerini paylaşmaya ihtiyacı var.
Lütfen artık kabullenelim: Senin çocuğunun yolu, kimsenin çocuğunun yoluyla aynı olmak zorunda değil.
Hani hepimizin bildiği ama zamanla unuttuğu manidar bir hikâye vardır.
Eski zamanlarda imkânı kısıtlı bir kadın ve onun yaramaz bir oğlu yaşarmış. Oğlan henüz 5-6 yaşlarındayken komşuların ufak tefek eşyalarını, kümesteki yumurtalarını eve getirmeye başlamış. Çocuktur, yaptığının hırsızlık olduğunun bilincinde değildir elbette. Annesi ise onu uyaracağı yerde her seferinde "Aferin" der; getirilen yumurtaları pişirip oğluyla birlikte yermiş.
Yumurtayla başlayan süreç tavuk hırsızlığıyla devam etmiş. Annenin aferinleri sürdükçe çocuk yaptığının doğru bir şey olduğunu sanmış. Yaşı ilerledikçe hırsızlığı meslek edinmiş, nihayetinde eşkıyalara katılmış. Kervan kesmiş, cana kıymış... Sonunda devlet eşkıyaları yakalamış ve hâkim hepsini idama mahkûm etmiş.
Darağacı kurulduğunda genç eşkıyaya son isteği sorulmuş. Genç, "Sevgili anacığımın mübarek dilini öpmek isterim" demiş. Annesi yaşlı gözlerle dilini uzattığında, genç çevik bir hamleyle annesinin dilini ısırıp koparmış!
Meydandakiler dehşetle bağırmış: “Böyle hayırsız evlat görülmedi! Eşkıya olduğu yetmedi, bir de annesinin canını yaktı!”
Genç, kopardığı dili yere tükürerek cevap vermiş: “Ey kalabalık! Bilip bilmeden konuşmayın. Ben bu kopardığım dil yüzünden idam sehpasındayım. Zamanında annem bana doğru yolu gösterseydi, bu şer yola sapmayacaktım. Beni terbiye edeceği yerde her hırsızlığımda teşvik etti.”
Hâsılıkelâm kıymetli anne ve babalar; çocuklarımıza dair olumlu ya da olumsuz her şeyi zamanında ve tatlılıkla sorgulamak zorundayız. Zirâ ağaç yaşken eğilir; küçükken sormadığımız soruları büyüdüklerinde sorsak da fayda etmez.
Ve bugün çocuklarımızda beğenmediğimiz, şikâyet ettiğimiz her ne varsa evvela dönüp kendi yaklaşımımızı ve kalbimizi yoklamalıyız. Daha önemlisi çocuğumuzu beslemekle doyurmak arasındaki farkı idrak etmediysek bunu bir an evvel idrak etmeliyiz. Saygılar.