Verse Bile Almamaktır
Serap Oruç
Keloğlan masallarının birçoğunu hepimiz az çok biliriz. Bu masallar içinde çok kıymetli hakikatler barındırır. Masallarında Keloğlan daima kahramanlık yapan taraftır; fırsatlar bazen hasbelkader önüne çıkar, bazen de ilahi bir yardımla işleri bir şekilde yoluna girer. Olaylar her zaman olumlu seyreder ve başarıyla noktalanır.
Bu masalların sonunda Keloğlan’a verilen en büyük ödül ise genellikle padişahın kızıyla evlenme hakkıdır. Ancak masalların birinde hikâyenin sonu alışılageldiğin dışındadır:
Padişah, Keloğlan’a dönerek, "Bunca yiğitliğinin ve kahramanlığının mükâfatı olarak kızımı seninle evlendirmeye karar verdim" der.
Keloğlan ise hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Hayır Padişahım, teşekkür ederim, istemem.”
Padişah şaşkınlıkla sorar: “Bir insan için padişahın kızıyla evlenmekten daha büyük bir istek ve mutluluk olabilir mi?”
Keloğlan gülümser ve der ki: “Evet, vardır Padişahım; padişah kızını verse bile almamaktır”
Sahi, bir insan dünyadaki en cazip imkân, en yüksek mertebe ve en büyük "mükâfat" ayağına kadar gelmişken neden geri çevirir? Toplumun, hiyerarşinin ve gücün tanımladığı "en üst başarı" çizgisini aşmak varken, neden en başa dönmeyi seçer?
Bu sorunun cevabı, sadece bir masalın sorusuna verilecek cevap değildir elbette. Varoluşunun farkına varmış ya da varamamış insanın, nesneler ve güç dünyasıyla kurduğu bağdır.
İnsanlık tarihi boyunca güçlü olan birey, güçsüz olarak tanımladığı bireyi kendi çarkına dâhil edebilmek için iki temel unsuru hedef olarak kullanmıştır: Korku ve ödül. Korkuyla boyun eğdiremediğine ödülle baş eğdirmeyi başarmıştır genellikle.
Masalımızda padişahın kızı; güçle, konforla, ayrıcalıkla ve o devasa güç mekanizmasının tam ortasında yer almakla simgelenmiş rüşvettir. Sıradan anlatılarda kahraman, mücadelesinin sonunda sistemin en tatlı meyvesini yiyerek o hiyerarşinin tepesine yükselir. Sistem, kahramanı ehlileştirir; onu kendinden bir parçaya dönüştürür.
Hasılı Keloğlan, teklif edilen mükâfatı elinin tersiyle ittiğinde, sadece bir izdivacı reddetmez; güç ilişkilerinin tamamını da reddeder.
Çünkü bir otoritenin kendisine verebileceği en büyük ödül, aynı zamanda kendisine kabul ettirebileceği en büyük boyunduruktur. Padişahın kızıyla evlendiği an, güçle bir akrabalık kurar ancak o andan itibaren varlığı, kendisine o gücü bahşeden iradenin meşruiyetine ve sınırlarına bağımlı hâle gelir. Padişahın ihsanıyla saraya giren, artık kendi kaderinin mimarı değil, figüranıdır.
Saçsız başı, kırık sazı ve sınırsız bozkırıyla hür olan Keloğlan baht kaygısı gütmez ve böylece kaybetme korkusunun esiri olmaz. İşte Keloğlan’ın, "Kızını verse bile almamaktır" cevabı, bir kibir ya da imtiyaz gösterisi değildir. Bu, hiçbir gücün insanın kendi öz varlığından ve kaderinden daha kıymetli bir şey sunamayacağı inancıdır. Keloğlan burada şunu idrak etmiştir: İnsan, almadığı ölçüde özgürdür. Verilen her pay, veren kişinin koyduğu kurallara uyma borcunu beraberinde getirir. İhtiyaç duymamak, dünya üzerindeki en büyük bağımsızlıktır. Padişahın kızını arzulamayan bir adamı, padişahın hiçbir tehdidi ya da lütfu etkilemez.
Zirâ bizler de neredeyse her gün buna benzer krizler yaşıyoruz. Etrafımız bize sürekli yeni "padişah kızları" vaat ediyor: Daha yüksek makamlar, daha çok itibar, daha geniş mülkler ve toplumun gözünde alkışlanacak standartlar...
Peki, bize başarı diye tanıtılan bu ödüllerin peşinde koşarken unuttuğumuz, geride bıraktığımız ya da çiğneyip geçtiğimiz değerler ne olacak? Bize sunulan imtiyazlar arttıkça, kendi özgünlüğümüzden ve hürriyetimizden verdiğimiz tavizler de büyür.
Gerçek erdem; erişemediğin şeylere kulp takmak ya da çaresizlikten vazgeçmek değildir. Gerçek erdem; dünyevi gücün ve cazibenin zirvesi ayağının altına serilse dahi sahip olma arsuzunun üstüne çıkabilmektir.
Keloğlan o gün saraydan çıkıp köyünün yoluna koyulduğunda, arkasında büyük bir krallık bıraktı; ama önünde kendi kaderinin sonsuzluğu vardı.
Belki de insanoğlunun ermesi gereken en yüksek mertebe, tahta oturmak ya da bir krallığa ortak olmak değil; kendisine teklif edilen krallıklara muhtaç olmayacak kadar kendi içinde hür kalabilmesidir, ne dersiniz? Allah aklımızı ilim rızkından, kalbimizi iman rızkından, ruhumuzu aşk rızkından mahrum etmesin; dünyalık rızkımıza da Allah kefildir ve kendisi ayarlar zaten. Saygılar.