Halime Özdemir

Sen! Af Yolunu Tut

Halime Özdemir

“Hafiza-i beşer, nisyan ile maluldür.” denilmiş Osmanlı zamanında. Yani insan hafızası, unutmak üzerine yaratılmıştır ki bana göre muhteşem bir nimet bu özellik. Bir noktada bu cümleye katılmakla birlikte bir noktada itiraz ediyorum. İnsan kendisine yapılan iyilikleri çarçabuk unuturken kendisine yapılan kötülükleri asla unutmadığı gibi affetme yoluna dahi gitmeden kendisi yaşadığı sürece kendisini üzen olay ve durumları da hafızasında canlı tutuyor hatta kendisinden sonra gelen nesle de adeta aynı olayı yaşar gibi defalarca anlatıp anlatıp yükleme yapıyor.

İnsanı üzüp ona psikolojik ve bedensel zarar veren şey, kalbindeki kin ve kibirdir. Bu duygu durumu insana her açıdan zarar vermekte. Şöyle ki, insanın fiziksel, ruhsal ve psikolojik olarak yıpranmasındaki en önemli etken, af yolunu seçmeyip yaşadığı olayı ve dolayısıyla yapılan hatayı veya kötülüğü canlı tutarak adeta ondan beslenmeyi seçmesidir. Bu konuyla alakalı olarak Lewis Smedes Bağışlama Sanatı adlı kitabında şöyle der: “Değiştiremeyeceğimiz geçmiş bir olayı unutabilseydik, bu bize biraz iç rahatlığı verebilirdi. En acımasız anları unutmayı seçebilseydik, zaman geçtikçe kendimizi onların acılarından kurtarabilirdik. Ama bize yapılan yanlışlar ısırgan otunun dikenleri gibi hafızamıza saplanıp kalır. Isırgan otunu olduğu yerden çıkarmanın tek yolu, affetme adı verilen cerrahi işlemdir.”

Affetme, ilişkilerde kişiyi mazide bırakıp o zamanı ve geleceğini öldüren duygu; affedememek ve onunla yaşama halidir. Affetme eyleminde; bağışlama yani ceza vermekten vazgeçme, hoş görme vardır. Affetmek, muhatap için değil kişinin kendisi için zarurettir. Çünkü öncelikle kul olduğuna inanan ve söyleyen her birey, hayat serüveninde Rabbine defaatle hata, suç, günah yapmayacağına dair söz verdiği halde o kadar çok affedilemeyecek eylem ve söylemde bulunmasına rağmen her defasında tekrar tekrar Afüv olanın kapısını çalmaktan geri durmamakta ve hatta affedildiğine inanarak yaşamına devam etmektedir. Buna rağmen kendisinin affedilmesini isterken kendisi asla affetme yoluna girmeden yaşadığı o olayla ömrünü tamamlamayı seçmiş ve seçmektedir.

Allah’ın isimlerinden biri, O’nun affediciliğidir. Şunu biz biliriz ki yüce kitapta pek çok defa “Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, ceza vermede acele etmeyendir.” (Â-li İmrân 3/155) şeklinde Allah’ın affettiği zikredilir. O zaman Allah’ın halifesi olan kulları da Allah’ın diğer kullarının yaptıklarını affetmekle yükümlü değil midir? Ayrıca biz kullar, hayat sürecinde türlü türlü hatalar ve kabahatlerle yine Allah’ın huzuruna çıkıp yine O’nun kulu olma yolunda olduğumuzu düşünmüyor muyuz? Bugüne kadar kaç kere yanlış yaptık kaç kere bizi affet ya Rabbi dedik sayısını biliyor muyuz? Peki ama buna rağmen neden insanın yaptığı hatayı yıllar yıllar geçse dahi asla affetme eğilimi içerisinde olmaktan uzağız? Ve daha da ötesi o hata yapanlar yakınlarında olduğu müddetçe sürekli cezalandırıyoruz? Düşünsenize cehenneme gideceğini düşünen mümin dahi bir müddet sonra Allah’ın affedeceğine güvenerek cennete gitmeyi hayal ederken insan hatadan dolayı son nefesine kadar af yolunu seçmeden yaşıyor? 

Hz. Peygamber’in hayatını az çok biliriz değil mi? Kime karşı kin besledi hiç bu soruyu düşündük mü? Hiçbir örneğimiz var mı? Olamaz olmamalı çünkü ona gelen emirlerden biri de “Resûlüm! Sen yine de af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” (A’râf 7/199) şeklidedir. Peygamber’e ümmet olan Müslümanların affetmeyi öğrenmeleri ve Rasule tabi olmayı seçmeleri gerekmez mi? Bu ayette dikkat çeken unsurlardan biri affetmeyi başarmak ve akabinde o kişilerden de uzaklaşmanın öğretilmesidir. Yani tekrar tekrar affedilecek işler yaşamaya imkan vermemeyi öğrenerek herkesi olduğu yerde bırakıp uzaklaşmanın lüzumu öğretilmektedir.

Affedememenin içerisinde kendini büyük görüp “bu benim gibi birine nasıl yapılır?” gibi bir duygu yani kibir vardır diyebilir miyiz? Çünkü burada o kişinin yaptığından ziyade bizim yaşadığımız duygular ağır basıyor. Belki de kendimize karşı şefkatimiz olmadığı için başkasına da merhamet edemediğimizden mi affedemiyoruz? Düşünmek gerek… Bunun sonuçlarının insana getirisi hiç düşünülüyor mu? Affedememe, stres, sinir, depresyon ve diğer psikolojik rahatsızlara da kapı aralıyor. Hatırladınız mı şeytan da affedilmeyi istemek yerine kibrinden dolayı daha fazla kişiyi yanına çekme derdine düşmemiş miydi? Peki ama sen seni Yaradan’dan af diliyor musun ve sen affedip hayatına devam edebiliyor musun? Başka bir soru sormak lazım: Sen hangi zamanda, hangi yaşadığın olayda ve hangi yaşında kaldın?

Bir başka konu daha var. Müminler olarak Allah’ın yanında olmak istediğimiz yer neresi? Affetme ile Allah’ın yanında olma arasında ne alaka var deme hakkınız tabi ki var. Ama burada bir kavrama kısaca değinmek istiyorum: Takva… Takva sahiplerinin en önemli özelliklerinden biri, insanların kusurlarını affedebilmeleridir. Bilin istedim…“O takva sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcar, öfkelerini yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyilik ve ihsân sahiplerini sever.” (Â-li İmrân 3/134) İnsanın mayasında unutma vardır ve bunu mayalamanın zamanı gelmedi mi hala?

Bu haftaki yazıyı Haruki Murakami’ye ait olan şu sözle tamamlamak istiyorum: “Acı kaçınılmazdır. Acıyla yaşamak ise isteğe bağlıdır.”

 

Yazarın Diğer Yazıları