Halime Özdemir

Sen Emin Misin?

Halime Özdemir

Emin, “güvenli, tehlikesiz, şüphesi olmayan, kendisine güvenilen, hıyanet etmeyen, sözünde duran, vefalı, başkalarından korkmayan kimse” anlamlarına gelir. Kelimenin anlamlarını tekrar tekrar okudum ve sonra bundan öte bir cümle yazmalı mıyım diye düşünmeden edemedim. Çünkü bu kadar özelliği bünyesinde barındırmak, herkesin harcı mıdır diye de sormadan geçemedim. Ve akabinde bu anlamların hepsini zihnimizin ve gönlümüzün bir yerlerinde ilmek ilmek işleyerek hayatı yaşamanın inancına tekrar vardım. Çünkü özümsemenin ve dahi hayatta rehber edinmenin yolu, anlamak, idrak etmek ve ötesi yaşamak için çabalamaktan geçtiğine inananlardanım.

Emin olmak ile mümin olmak arasında kuvvetli bir bağ olduğunu düşünürüm. Tersinden ifade edecek olursak mümin olduğunu söyleyen kimsenin güven sarsacak, şüpheli işlerde ve sözlerde bulunma hakkına sahip olmadığını hayal ederim hep. Müminin anlamı, inanan demek kadar kendisine güvenilen ve kendisinden emin olunandır. Çünkü Rabbimiz öyle tarif etmiş. “O mü’minler, kendilerine verilen her türlü emaneti korur ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.” (Mü’minûn 23/8) Bu ayeti de hayatımızın her anında özümsemek ve hatta ilmek ilmek işlemek gibi bir vazifemiz olduğuna kaniyim.

Ülkemizde eylül ayı, başlangıçlar mevsimidir. Çocuklar okula başlasın şunu yapacağım, bunu yapacağım şeklinde söylemler ve planlar, bu döneme göre şekillenir. Benim dikkat çekmek istediğim mevzu, emin olup olmadığımızın da bu dönemde belirgin hale gelip gelmediğidir. Çünkü üniversite, lise, ilköğretim vb. eğitim öğretim şeklinden dolayı yürek paresi yavrularımız başka başka şehirlerde başka başka kişilerle muhatap olarak o şehirlere ve kişilere emanet edilir. O okulda, o şehirde bulunan herkes, öğretmen, esnaf, memur, komşu, arkadaş kısaca herkesin emin olup olmaması ile müminlikleri de belirgin hale gelir. Henüz dünyanın ne olduğunu bilmeyen yavrulara karşı gösterilen iyi veya kötü davranış, o çocuğun da karakterinin oluşmasında önemli etkiye sahiptir. Tıpkı Kabil ile Habil davasındaki gibi... Nasıl ki Kabil insanın canına kıymayı öğretti ise dünyaya siz de şehrinize emanet olarak gelen kızlarımıza, oğullarımıza neyi miras bırakıyorsunuz hiç düşündünüz mü?

Sen esnaf kardeşim! O şehre yeni atanan bir memura kolaylık mı sağlıyorsun yoksa malı değeri üzerinden ona kat kat fazlasına mı satıyorsun? Bu takdirde sen emin misin? Sen öğretmen kardeşim! Anne-babaların sana emanet ettiği süt kuzularına gerekli eğitimi vermek için çabalıyor musun yoksa gününü mü dolduruyorsun? Sen Ayşe teyze, Ahmet Amca! Sana komşu olarak gelmiş bu yavrulara daha fazla kazanma arzusu ve para sevdası ile kat kat fazlası ile mi kiraya veriyorsun evini yoksa onlara kol kanat mı geriyorsun? Sen müdür bey! Sana durumunu arz etmeye gelen kişiye karşı sözlerinle ve davranışlarınla güven verdin mi yoksa hayatı mı sorgulattın? Örnekler tabi ki sınırsız sayıda...

Peki sadece öğrenciler mi emanette olmalılar? Her alanda mümin olmaya niyeti olanın her zamanda ve zeminde emin olmak gibi bir kaygısı ve derdi olmalı. Bir mahalle sakini olan esnaf kardeşim! Mahallendeki garip gureba, fakir fukara, dul yetimin seninle ilgili olarak “ Ahmet abi burada iken bana kimse zarar veremez” duygusunu verebilecek kadar emin misin gerçekten? Sen yol yordam bilen kardeşim! Bir konuda sana danışanın elinden tutacak kadar emin misin hayatta?

Emin olmak, sorumluluğunun farkına varmaktır ve insan sorumluluğu taaaa ilk baştan dünya ile tanışmadan önce dahi yüklenmek için can atmıştır. O halde can attığı bu görevin ya hakkını vermek ya da hakkına girmekle imtihan halinde olduğu dünyada aldığı nefeste ya zalim-cahil olarak ömrü tüketecek ya da Allah’ın has kullarından olarak nefesini harcayacak. Takdir kula aittir.

Ama bir noktaya daha temas etmek zorundayım. Bu emin olma, emanete sahip olma mevzusu ağır bir konudur. Hele sonuçları itibari ile anlatılması zor bir konudur. Peygamberler örneğinden hareketle Rabbimiz emanete emin olmayanlara karşı şu cezayı vereceğini 1400 küsur yıl önce bildirdiği halde biz neden hala emin olmamak için çabalıyoruz? “Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi asla söz konusu olamaz. Kim böyle bir haksızlık yaparsa, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyin günahıyla gelecektir. Sonra herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenecek ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır.” (Âl-i İmrân 3/161) O zaman şöyle bir sonuca varalım mı? Emanete karşı emin olmamak, hakka girmek ve haksız olmaktır her ne kadar kabul etmesek de. Bile isteye emanet edilen kişilere ve şeylere hıyanet eden hain olur kabul etse de etmese de. (Enfâl 8/27)

Emin olmak mevzusunda bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum. Modern dönemde bir söylem var. “Sen her şeyi yaparsın, sen her şeyi başarırsın, sen kusursuzsun vs vs vs...” Emin misin? Bu her şeyin içerisinde başvurduğun iş var, elini uzattığın konu var ve var da var. Emin olmadığın konu/kişi sana emanet edildiğinde sen onu yapabilip yapamayacağını düşünmeden olaya giriş yapman ne derece müminliğe yaraşır? Daha somutlaştırdığımızda idareci olmayı bilmeyen birinin buna yönelmesi, ebeveyn olmayı yapamayan birinin buna teşebbüs etmesi, konuşmayı bilmeyen birinin kürsüye çıkması gibi gibi gibi... Çünkü burada da her ne ise istenilen o kişiye ya göklerin ve yerin Rabbi emanet ediyor ya da O’nun kulları. Kendini bilmeyen de modern söylemin kölesi olduğu için “yapamayacağım şey yoktur” diyerek her şeye yönelince olay ve durumlar fiyasko ile neticeleniyor.

Dünyada bize verilen roller de bir emanet değil midir? Mesela anne-baba olmak; evlat-torun olmak; teyze-dayı, hala-amca olmak; eş,-kayınvalide-kayınpeder,-görümce olmak; komşu-akraba olmak gibi gibi rollerimiz de bize emanettir ve emin olunup olunmadığının canlı canlı imtihanıdır. Ve emin olunmadığında ise hainlikle neticelenir. Bu sebeple rollerin hakkını vermeye niyeti olmayanın yani emin olmadığı her bir role girmeden önce ciddi ciddi düşünmesi gerekmez mi?

Emin olmak ile emin görünmek arasında gidip gelenlerin olduğu dünyada yaşamayı tercih etmek de konunun farklı bir boyutudur. Aslında hepsinin kökeninde kanaatimce iman devreye giriyor. Dedim ya, emin olanın imanı da emindir. Emanetten mahrum kalanın ise imanı da şüphelidir belki. Sonuç itibari ile dünya, emin olan ile hain olan arasında gidilip gelinen bir yerdir ve fakat asıl önemli olan sen kendinden emin misin sorusudur.

Yazarın Diğer Yazıları