Kadriye Doğan

Asalet Boyda Değil, Soyda İncelik Belde Değil, Dilde

Kadriye Doğan

“İlim meclisine girdim eyledim kıldım talep,

İlim ta gerilerde kaldı; illa edep, illa edep.”

Yunus Emre’nin bu dizeleri, “edep” kelimesinin taşıdığı anlamı ne güzel anlatır. Çünkü edep yalnızca nerede nasıl oturacağımızı, nasıl konuşacağımızı veya bir sofrada nasıl davranacağımızı bilmek değildir. Edep; insanın Allah’la, kendisiyle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin güzelliğidir.

Bugün adab-ı muaşeretten söz ettiğimizde çoğu zaman aklımıza görgü kuralları geliyor. Oysa mesele çok daha derindir. Edep, insanın karakterinin davranışlarına yansımasıdır.

Kur’an-ı Kerim, “Kullarıma söyle: En güzel sözü söylesinler.” (İsrâ, 17/53) buyurur. Dikkat edelim; sadece söz söylememizi değil, “en güzel sözü” söylememizi ister. Çünkü doğruyu söylemek kadar, doğruyu nasıl söylediğimiz de önemlidir. Aynı cümle bir gönlü incitebilir, başka bir üslupla söylendiğinde ise gönül kazanabilir.

“Nezaket parayla alınmaz ama her şeyi satın alır.” sözü, bu bakımdan düşündürücüdür. Bir görevliye teşekkür etmek, birinden bir şey isterken “lütfen” demek, yaşlı bir insanı sabırla dinlemek, bir başkasının özel alanına saygı göstermek bize hiçbir maddi bedel yüklemez. Fakat bütün bunlar insan ilişkilerinin kalitesini değiştirir.

Mütevazı olmak, kendini değersiz görmek değildir. Saygılı olmak, ezilmek anlamına gelmez. Samimiyet de laubalilik değildir. Güzel olan, bütün bunlar arasında ölçüyü koruyabilmektir. Adab-ı muaşeretin önemli ilkelerinden biri de “yerindelik”tir. Her insanla, her ortamda, aynı dili ve aynı üslubu kullanmak yerine, bulunduğumuz yere ve ilişkiye uygun davranabilmektir.

Selamlaşmak da bu güzelliklerden biridir. Kur’an-ı Kerim, “Size bir selam verildiğinde ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin.” (Nisâ, 4/86) buyurur. Oysa bugün aynı apartmanda yaşadığımız insanlarla bile bazen göz göze gelmekten kaçınıyoruz. Küçük bir selam ve tebessüm, iki yabancıyı aynı mahallenin insanlarına dönüştürebilecek kadar değerlidir.

Edep, başkasının sınırlarına saygıyı da gerektirir. Bankamatikte işlem yapan kişinin özel alanına girmemek, birinin telefon ekranına bakmamak, özel bir konuşmayı dinlememek, bize emanet edilen bir sırrı paylaşmamak… Bunların hepsi aynı ahlaki ölçünün parçalarıdır: Karşımızdaki insanı önemsemek.

Üstelik bugün mahremiyet yalnızca evlerin kapılarıyla sınırlı değil. Telefonlarımız, mesajlarımız ve sosyal medya hesaplarımız da özel alanlarımızdır. Ekranın arkasında bir insan olduğunu unutmadan konuşmak, doğruluğundan emin olmadığımız bilgileri paylaşmamak, başkalarının mahremiyetini korumak dijital dünyanın da adabıdır. Bir şeyi paylaşmadan önce “Doğru mu, gerekli mi, birinin hakkını veya mahremiyetini ihlal ediyor mu?” diye sormak güzel bir ölçü olabilir.

Çocuklara edebi öğretmenin en etkili yolu ise onu önce kendi davranışlarımızda göstermektir. “Teşekkür et, selam ver, saygılı ol.” demeden önce çocukların bizi teşekkür ederken, selam verirken ve başkalarına saygılı davranırken görmesi gerekir. Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenir.

Belki bütün bunların sonunda kendimize birkaç soru sormak yeterlidir: Ben kimim? Dışarıdan nasıl algılanıyorum? İnsanlarla konuşurken, dinlerken ve davranırken onlara ne hissettiriyorum? Aslında nasıl biri olmak istiyorum?

Mevlânâ’ya atfedilen şu sözler de edebin özünü ne güzel anlatır:

“Asalet boyda değil, soyda; incelik belde değil, dilde; doğruluk sözde değil, özde; güzellik yüzde değil, yürekte olur.”

Çağımız değişiyor, iletişim biçimlerimiz değişiyor, teknoloji hayatımızın her alanına giriyor. Fakat insanın insana verdiği değer değişmemeli. Edep; konuşurken dilimizde, dinlerken kulağımızda, bakarken gözümüzde, sofrada elimizde, telefonda sesimizde, sosyal medyada parmaklarımızda kendini göstermeli.

Çünkü güzel insan olmak yalnızca güzel görünmek değildir.

Güzel insan olmak, geçtiği yerde güzellik bırakabilmektir.
 

Yazarın Diğer Yazıları