Misafir

Bayram Sabahları

Misafir

Her sabah yeni alınmış güzel kıyafetleri giyme heyecanıyla, aile büyüklerini görme hevesiyle ve bu maksatla gezmeye, dolaşmaya fırsat bilerek kalkılan bayramlar ile hepimiz büyümüşüzdür.

Her bayram yenilen tatlıların, böreklerin, sarmaların tadı hiç damaklarımızdan gitmedi. Giden tek şey her bayram geçtikçe bizimle beraber giden yaşlarımız ve saf çocukluk telaşlarımız. Gözümüzü her açtığımızda yüzümüze vuran güneşin bile rengi değişirdi. Sanki bayramların kokusu vardı. Nereye gitti bu heyecanımız? Bu heyecanı kaybetmemizin sebebi belki de bayramların değişmesi değil, bizim değişmemizdir. Çocukken bayram, sadece mutluluktu; sorumluluk yoktu, beklenti yoktu, yetişilecek yerler ve hesaplanacak zamanlar yoktu. Büyüdükçe bayramlar takvim yapraklarında bir tatil gününe, yapılması gereken ziyaretlere ve eksik kalan hislere dönüştü. Artık yeni kıyafetlerin sevincinden çok, eski günlerin özlemi ağır basıyor. Yine de belki bayram sabahlarının neşesi tamamen kaybolmadı; sadece çocukluğumuzun bir köşesinde sessizce bizi bekliyor. Onu yeniden bulmak için biraz yavaşlamak, biraz hatırlamak ve bayramlara çocuk kalbimizle bakmayı denemek gerekiyor. Belki bir gün, yine bir bayram sabahı, güneş aynı çocukluk günlerindeki gibi doğar ve bize unuttuğumuz heyecanı yeniden hatırlatır. Eski bayram sabahlarına gerçekten dönebilir miyiz, bilmiyorum. Zamanı geri almak mümkün değil; fakat o sabahların ruhunu yeniden hatırlamak mümkün. Belki de çözüm, bayramı bir zorunluluk değil, bir buluşma olarak görmekte saklıdır. Acele etmeden uyanmak, küçük şeylerle mutlu olmayı yeniden öğrenmek, büyüklerin ellerini sadece gelenek olduğu için değil, içimizden geldiği için öpmek.. Çocukluğumuzun bayram sabahları geri gelmez ama biz, onlara benzeyen yeni sabahlar yaratabiliriz. Çünkü bayramları bayram yapan şey, takvimdeki yeri değil; ona yüklediğimiz anlamdır. Çocukken bu anlam kendiliğinden vardı, büyüdükçe ise onu aramayı unuttuk. Belki de eski bayram sabahlarına dönmenin yolu, biraz yavaşlamak, biraz da kalbimizi hafifletmekten geçiyor.

Telefonları bir kenara bırakıp aynı sofrada oturmak, aynı gülüşte buluşmak ve anın kıymetini bilmek… O zaman belki güneş yine aynı renkte doğmaz ama içimizde bıraktığı sıcaklık, çocukluğumuzdakine çok benzer olur.

EZGİ UYSAL

GÖL ANADOLU LİSESİ

Yazarın Diğer Yazıları