Büyümek İsteyen Çocuk, Çocukluğunu Arayan Yetişkin
Misafir
İnsan garip bir varlık. Küçükken büyümek için gün sayar; büyüdüğünde ise çocukluğuna dönmek için iç geçirir. Peki neden?
Hayata gözlerimizi açtığımız o ilk anı düşünelim. Soğuk bir hastane odasında yankılanan ilk ağlayış… O ses, bir evin içine düşen umut gibi çarpar duvarlara. Annenin titreyen kollarında başlayan o serüven, aslında ölümlü bir yolculuğun ilk adımıdır. Ama bebek bilmez ölümü. O sadece yaşar. Beslenir, uyur, uyanır… Dünyası bir battaniyenin sıcaklığı, bir annenin kokusu kadardır.
Zaman ilerler. Minik adımlar yere daha sağlam basmaya başlar. Artık kucağa sığmayan o çocuk, dünyaya sığmak ister. Ailesi onun gülüşüyle güler, gözyaşıyla hüzünlenir. Fakat biz yetişkinler bir şeyi çoğu zaman fark etmeyiz: Çocukluğun en büyük zenginliği, hayatın gerçeklerinden habersiz olmaktır. Acıyı tanımamak, ihaneti bilmemek, sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissetmemek… Ne zaman ki çocuk, dışarıdaki “özgür” ve “güçlü” yetişkinleri görür; işte o zaman büyümek ister. Kendi kararlarını vermek, kimseye hesap vermemek, dilediğince yaşamak… Ona cazip gelen budur. Oysa vitrindeki hayat ile arka plandaki yükler aynı değildir. Yetişkinlik uzaktan havalı, yakından ağırdır.
Derken ergenlik gelir. Hormonların fırtına gibi estiği, duyguların uçlarda yaşandığı o dönem… Bir gün dünyayı sevecek kadar umutlu, ertesi gün her şeyden nefret edecek kadar kırılgan. Sabah okula gidilir, akşam odanın karanlığında hayata sitem edilir. Hayaller büyür: İyi bir lise, iyi bir üniversite, “iyi bir hayat”…
Ve bir gün gerçekten büyünür. Kendi ihtiyaçlarını karşılayan, sorumluluk alan, karar veren bir birey olunur. Fakat tam da o noktada bir fark ediş başlar: Küçükken hayal edilen büyüklük, hayal edildiği kadar hafif değildir. Omuzlara yüklenen sorumluluklar, verilen mücadeleler, içe atılan kırgınlıklar… İnsan bazen durup derin bir nefes alır ve içinden şu cümle geçer: “Keşke tek derdim canım sıkılınca hangi oyunu oynayacağımı düşünmek olsaydı.” Yetişkinlik; kahkahaların yerini tebessüme, oyunların yerini planlara bıraktığı bir evredir. Çocukken zaman geçmez sanılır, büyüyünce zaman yetişmez. Ve insan, geçmişte küçücük sandığı anların aslında hayatının en hafif, en berrak günleri olduğunu fark eder.
Belki de mesele şudur: Çocukken özgürlüğü büyümekte ararız, büyüdüğümüzde huzuru çocuklukta… İnsan hep sahip olmadığı zamanı özler. Ve hayat, iki özlem arasında akıp gider. Ve belki de asıl trajedi şudur: Biz büyümek için acele ederken çocukluğumuzu, güçlü görünmek için duygularımızı, ayakta kalmak için hayallerimizi feda ederiz. Sonra bir gün aynaya bakar ve şunu fark ederiz: En çok olmak istediğimiz kişi, aslında bir zamanlar olduğumuz o kaygısız çocuktur.
Oysa hayat ne tamamen büyümekten ibarettir ne de çocuk kalabilmekten. Mesele, sorumluluklarımızı taşırken içimizdeki çocuğu öldürmemektir. Çünkü insan büyüyebilir, yaş alabilir, yorulabilir… Ama içindeki çocuğu kaybettiği gün gerçekten yaşlanır. Belki de soru artık şu değildir: “İnsan neden küçükken büyümek, büyüdüğünde çocuk olmak ister?” Asıl soru şudur: Büyürken çocuk kalmayı başarabilecek miyiz?
Ezgi Uysal
Göl Anadolu Lisesi
