Ne Verilenle Mesrur Ne Alınanla Mahzun
Serap Oruç
İmam Şibli’ye atfedilen bir söz vardır. Kalbimi daima mutmain eder. Beni dünya nimetlerine karşı ne mesrur ne de mahzun eder. Der ki: “Şükür, nimeti değil; nimeti vereni görmektir.” İlk okunuşta kısa, sade, hatta çok alışıldık duran bu sözü içimize sindire sindire okudukça, insanın her türlü dünya nimeti karşısındaki duruşu ve bakışı değişiyor.
Şükür denildiğinde birçoğumuzun aklına hemen sahip olduklarımız gelir: Evimiz, sağlığımız, paramız, ailemiz, huzurumuz, başarılarımız gibi… Sayarız da sayarız; arttıkça artırır, çoğaltırız. Hatta bazen başkalarıyla kıyaslayarak, kendi nimetlerimize dair çabamızı ve emeğimizi gözümüzde ya da başkalarının gözünde büyütmeye çalışırız. Ancak bu bir yanılgıdır. Biz çabamızı, emeğimizi, nimetimizi sayarken asıl sahibini hatırlamayız.
Zira şükür, sahip olduklarımıza odaklanmak değildir; sahip olmamızı isteyeni ve bize vereni fark etmektir. Çünkü mevzu “benim olanlar ya da olmayanlar” değildir. Mevzu, “bana emanet edilenler ya da edilmeyenler” meselesidir.
Şükür ettiğimiz şeyler dünyalık şeylerse, şayet sadece bu geçici dünyada oyalanalım diye bize emanet edilmişlerdir. Biz onların sadece emanetçisiyiz. Hasılı, bunun farkına varabilirsek emanetlere değil, emanetlerin asıl sahibine şükretmeyi seçeriz.
“Ben uğraştım da yaptım, ben çalıştım da kazandım, ben hak ettiğim için elde ettim.” gibi arsızca, yüksek perdeden sözler sarf etmeyiz. Sabah uyandığımızda gözlerimizi açabiliyor oluşumuz ve hareket edebiliyor olmamız bile bize bir ikramdır; bir emanettir, bunu idrak ederiz.
Kendimize ya da başkalarına verilmiş her türlü nimeti görmek kolaydır; ancak nimetin ardındaki iradeyi fark edebilmek zor olandır. Çünkü göz daima gördüğüyle meşguldür; kalp gözü ise vereni görmekle meşgul olur.
“Onu gören, ne kendisine verilenle mesrur olur ne de kendisinden alınanla mahzun olur.”
Zira vereni gören için artış da eksiliş de aynı kapıya çıkar. İki hâlde de şükreder. Çünkü bilir ve inanır ki kendisi için en iyi olanı O bilir ve takdir eder.
Bu, insanın hissizleşmesi, taş kesilmesi, duyarsızlaşması değildir. Aksine bu, insanın en güçlü ve en sağlam hâlidir. Çünkü tepkilerini yaratılmışlara göre değil, hakikate göre verir. Sevinci de hüznü de ölçülüdür; yüzeysel değil, derin ve köklüdür.
Verilenle, alınanla değil; verenle ve alanla meşgul olanlardan olalım dileğiyle… O zaman sanki mutluluğa biraz daha yaklaşırız diye umuyorum. Saygılar.