Halime Özdemir

En Sonki Hicretiniz Usulüne Uygun Muydu?

Halime Özdemir

Hayat, bizden öncekilerin tecrübelerini görüp, okuyup, dinleyip, inceleyip o yolu daha önceden gidenlerden alınan bilgi birikimiyle (dersle) kendi hayatımıza devam ettiğimizde daha anlamlı ve daha doğru yaşanılmış olur. Aynı yolu yürürken aynı hataları yapmak, marifet değildir. Aynı yolda nedenler ve nasıllar, sebepler ve sonuçlarla yola revan olabilen akıllı insan işidir. Bu açıdan tarihi olaylar ders alınırsa bizim için en büyük rehber olur. Hicret de bir Müslümanın hayatında en önemli ders alma özelliğine sahip tarihi bir olaydır.

Hicret, “terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamlarında kullanılır. Daha geniş anlamı ile “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” diye tanımlanır. Yani hicrette aslolan, o yeri ve o hali ve o durumu ve o duyguyu ve o mekânı terk edip uzaklaşırken usulüne uygun olarak terk edip arkana bile bakmadan yola devam edebilmedir.

Tarih sayfalarında hicret, Hz. Muhammed’in (SAV) 622 yılında şehirlerin anası Mekke’yi geride bırakıp şehirlerin aydınlığı olacak Medine’ye doğru yola düşmesidir. Bu terk ediş, keyfi bir durum için gerçekleşmemiştir ve ani bir kararın ürünü hiç değildir. Şehirlerin kalbinde yaşarken elinden gelen her şeyi yapıp artık elinden ve dilinden hiçbir şey gelmediğinde eyleme geçilen bir olaydır hicret. Hiçbir şey yapmadan, el el üstünde oturup da “Allah kerim” deyip eylemsizlik hali olarak gerçekleşmemiştir. Hicret, sonrasında gidilecek yerle ilgili önceden yapılan saha araştırmasına dayanarak güven tesisinin oluşması için 2 yıllık bir çalışma neticesinde yolu ayırmak için ilgiyi kesmeden görev ve sorumluluklarını bırakmadan yeni hayatına başlayacağı mekân ile aynı anda ilgi alaka kurmaktır. Kervanı yolda düzme düşüncesine koyulmadan yola çıkmadan iskân halinde iken kervanı hazırlayıp hem ayrılacağı yere hem gideceği yere hazır halde gitmeyi başarabilmektir.

Allah Resulü’nün hicretini gerçekleştirmeden gideceği ve ayrılacağı yer ile ilgili olarak her türlü düzeneği ve sorumluluğu yerine getirdiğine şahit oluyoruz. Gideceği yeri, gidilecek yolu, yapılacakları detaylı bir şekilde planlayıp bu konuda işinin ehli olan kişilerle yola revan olma düşüncesi ve eylemi mevcuttur. En az yol kadar yoldaşın da ne derece önemli olduğunu öğreniyoruz hicretten. Herkesle yola çıkılmaması gerektiğine dikkat çekiliyor yolun yolcusu tarafından. Ebu Bekir gibi bir “doğru, Ebu Bekir gibi bir “emin”, Ebu Bekir gibi bir “sadık”, Ebu Bekir gibi bir “can dost” ile yola çıkıyor. Herkes, yolda olmayı başaramayacağından Allah Resulü de yol arkadaşını en doğru kişiden seçiyor. Dolayısıyla hicret, iyi bir seçimin sonucunda başarıya ulaşabilmedir. Bu sebeple herkesle yola her şeyi duyura duyura çıkmamayı öğretir hicret bize.

Hicrette güven esastır ve güvenin sahibinin güvenini kırmamak için çaba göstermek esastır. Ve burada Hz. Peygamber kadar Hz. Ebu Bekir’in de o yolda emeğinin varlığını görmezden gelemeyiz. Yol, birlikte alınırken herkes kendi üzerine düşeni yaptığında menzile vardırır. Terk ederken Kabe’yi veya başka bir ifade ile yola çıkarken Mekke’den “Allah bizimle beraberdir.” diyerek birbirini teselli etme ve korktuklarından emin kılabilme ve kalbi mutamin etmeyi başarmadır. Korktuklarından emin olunarak korkusuzca yolda olabilmek ve bu anlamda yolun yolcularının birbirine psikolojik desteğidir hicret. Bu açıdan hicret, tek taraflı bir eylem değildir. İki kişinin çabasının ve fedakârlıklarının neticesidir. Yol arkadaşına güven vererek yol almak yani teslim olmak, iman etmek ve herkesin tuzağına karşılık Allah’ın varlığını ve her şeyden haberdar olduğunu bilerek güven içerisinde adım adım ilerlemeyi başarabilmektir hicret. Her yolcunun asla unutmaması gereken bir düşüncedir Allah’ın doğrularla birlikte olduğu gerçeği. Bu sebeple terk ederken her şeyi, Allah’ı terk etmemeyi bilebilmektir. Kim ne tuzak kurarsa kursun, Allah’ın tuzağının hepsini kuşattığına iman edebilmektir hicret. Dolayısıyla hicret; inanmak ve tevekkül etmeyi öğrenmektir.

Hicret, kaçış değildir, hicret yolun başında, ortasında veya sonunda “vazgeçtim” dememeyi bilmektir. Yani hicret, pes etmek değildir. Umudunu kaybetmeden yolun sonuna ulaşmayı hayal etmek ve eylemde bulunmaktır. Hicret, sevdiklerinle yola düşmektir. Sevdiklerini ve dünyada sana emanet edilenleri geride bırakıp gitmek değildir. Bu sebeple hicret yalnız yapılmaz. Arkada kalan ne yaparsa yapsın diyerek herkesi kendi haline bırakıp sana verilen sorumluluklardan kaçmak değildir hicret. Müşrikler dahi kendisine güvendiği esnada onlara karşı bile sorumluluklarını yerine getirerek ardında açık kapı bırakmadan gidebilmeyi öğretir bize hicret. Düşman dahi olsa, sözden dönmemek ve usulünce gidebilmeyi bilemektir. Allah’ın Resulü, Müslümanların Mekke’yi terk etmesinin ardından ailesini de alarak şehri terk etmiştir. Bu açıdan bütün terk edişlerde yani bütün göçlerde hicret olgusunun anlaşılması sağlıklı neticeler verecektir.

Hicrette bilinç vardır yani bile isteye istenilmeyen bütün her şeyden uzaklaşma esası vardır. Bundan dolayı insanın doğumla başlayan sürecinde mahşer meydanına varıncaya kadar olan hayat serüveninde dünyada hep var olan bir eylemdir. Her gün hoş olmayan şeyleri terk edebilmeyi düşünme ve harekete geçme de hicretin temel odak noktasıdır. Çünkü insan her an bazen de istemeden ayrılışlar yaşar. İlk önce dünyaya göç ederek anneden ayrılır. Sonra okullardan başka okullara, evlerden başka evlere, çocukluktan gençliğe, gençlikten orta yaşlılığa ve en sonunda yaşlılığa ve kabre ve sonrasında hayattan ölüme ve tekrar dirilmeye kadar olan süreçte hep hicret vardır insan hayatında. Çoğalırken de hicret azalırken de hicret hayatın merkezinde yer alır. Bu sebeple hicret, doğumdan ölüme ve daha da önemlisi mahşere kadar insanın uyumlanması gereken bir olay ve olgudur.

Yeni gelen şeye ayak uydurabilme yani oraya uyumlanabilme de hicretin psiko-sosyal gerçeğidir. Bunu becermek zorundadır her terk edişi göze alan. Çünkü Resulü zîşan Mekke’yle yaşamamış Medine’de yeni bir hayatın temelini sağlam bir şekilde atmıştır. Yani dünde değil anda yaşamıştır. Mekke’nin fethinin gerçekleşmesi de bunun en açık göstergesidir. Hz. Peygamber (SAV), 50’li yaşlarında Mekke’yi terk ettiğinde Medine’ye tüm ihtişamıyla girmiştir. Hüzün, keder ve şikâyet ederek değil aksine tüm ihtişamıyla ve gücüyle. Hicrette kişinin kendisini üzmesi ve acındırması yoktur. Hicrette bütün ihtişamınla hayata yeniden başlama vardır. Acılar dünyasını sahiplenmek yoktur. Her yeni başlangıç, muhteşem bir eylemle başlanıldığında İslam Devleti nasıl kuruldu ise insan hayatı da öyle kurulacaktır. Hicrette başkalarından medet umma yoktur kendi emeğiyle var olma vardır. Emek ve çabanın neticesinde Müslümanlar dünyaya kafa tutmuştur. Dolayısıyla hicret, güç işidir. Yani hicretin merkez noktalarından biri de ayrılacağın şeyi bitirebilmeyi ve başlayacağın şeyde emin adımlarla yola devam edebilme istidadına sahip olabilmeyi zorunlu kılar. Her bitirilmeyen şey, hicreti bitirmemenize sebep olacağından o bir hicret değil o bir sürgündür. Ve sürgünler, kaybolmaya sebep olabilir. İnsanın mücadelesi, ve çabası vardır her yeniden doğuşta. Bu sebeple var olmayı düşünmeyen hicret etmeye kalkışmamalıdır.

Hicret, sadece mekânlardan mekânlara yapılmaz. Hicret, insanın tekâmül seyrinde son nefesine kadar kendisinde var olan bütün Firavun misali duygu ve düşüncelerden de kurtulmayı esas alır. Bu sebeple, insan nefes aldıkça kendi dönüşümünü sağlayacak hicretler ve terk edişler de yapmakla mükelleftir. Çünkü muhacir, Allah Resulü’nün dilinden şöyle tarif edilmiştir: “Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terk eden kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4)

O zaman şunu demekte beis yoktur, hatta ve hatta demek zorundayız ki “kötü şeyleri terk etmek” (Müsned, IV, 114) bizzat hicretin ta kendisidir. O zaman “huylu huyundan vazgeçmez” sözü bizim hicretten bîhaber olduğumuzu göstermekten başka ne anlam ifade eder? İnsanın, haramları terk edip helallere sarılması ve nefsiyle her an mücadele etmesi hayatın her anında yaşanılan hicretin kendisidir.

Peki hicret biter mi? Hayır… Hicret, son nefese kadar hep vardır. Hicret, güneş batıdan doğmadığı müddetçe insanın hayatında hep olması gereken bir süreci kapsar. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 2)

Hicretin usulünü Müddessir Suresi’nin ilk ayetlerine dayanarak özetleyelim mi? Kendini her şeyden ve herkesten tecrit edip eve köye kapanmadan, insanla ilişkini kesmeden ayağa kalkıp Allah’ı unutmadan ve O’nun büyüklüğünü her an aklında tutarak ve kılık kıyafetini güzel bir şekilde giyinerek her türlü maddi ve manevi kirlerden arınarak hayat yolunda olup Rabbin rızasını her şeyin üstünde tutarak gerçekleştiğinde her terk ediş hicreti elde ettirir. Ne mutlu hayatında terk etmesi gerekeni terk etmeyi usulüne göre başarıp umudunu her daim besleyerek nefes alanlara…

Yazarın Diğer Yazıları