Bu Benim İşime Geliyor
Serap Oruç
Okuduğum bir kitapta Bektâşi’ye ait şöyle bir fıkraya rastladım. Bu fıkraya kimimiz “aslı vardır” deriz, kimimiz “kurmaca”. Öyle ya da böyle, bence okuyana ders niteliğinde.
Fıkra şöyle: Bektâşi namaz kılmıyormuş. Kendisine sormuşlar:
“Niye namaz kılmıyorsun ey Bektâşi?”
“Âyet var,” demiş.
“Nasıl yani?” demişler.
“Namaza yaklaşmayın diyor.”
“Ya hocam, öncesini de okusana!” demişler.
Bektâşi de cevaben:
“Bu benim işime geliyor!” demiş.
İçkiliyken namaza yaklaşmamayı söyleyen ayetin sadece kendi istediği kadarını yorumlamış.
Zira mevzu Bektâşi, namaz ya da içki değil elbette. Mevzu, işimize gelen kısmı değerli sayıp, işimize gelmeyeni yok sayan zihniyetimiz. Bu her konuda genellikle böyle; farkında mıyız? Bizim bir şeyi bilmiyor oluşumuz onu kötü yapmaz, ancak yapıyor! Bizim bir şeyi biliyor oluşumuz da onu iyi yapmaz, ancak yapıyor! Neden? Çünkü böyle işimize geliyor.
Kur’an-ı Kerim’deki Nisâ Suresi 43. ayetin meali bizlere şöyle söyler:
“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”
Ancak bizler ayetin işimize gelen kısmını üzerimize alıp gelmeyen kısmını almazsak, ortaya bizi hizaya getirmeyen bahanelerle eksiğimizi, kusurlarımızı, hatalarımızı kamufle ettiğimiz ve çoğalttığımız bir inanç çıkar.
Hakkı tanıyıp, bilmeden, sevmeden; arzuya bağlı reflekslerle kendimizi yönetir ve hakikatle pazarlık ederiz. Yani işimize geleni, bize konfor sunanı, kolayı seçeriz.
Bektâşi’ye ait bu fıkra anlatısına ben gülümseyemedim. Çünkü bir fıkra olarak değil; insanoğlunun karakter tahlili, nefsini kutsallaştırma biçimi ve aynaya bakmaya cesaret edemeyenlerin kendini kendi çıkarına göre şekillendirdiğinin dersi olarak gördüm.
Bizler de Bektâşi misali sadece ayetleri değil, her okuduğumuzu böyle okuyoruz genellikle: kitap, insan, kâinat, rızık, nasip…
Hak talep ederken yüksek sesliyiz; hak teslim etmek söz konusu olunca sessiz.
Sorumluluk vermeye ve hatırlatmaya bayılırız. Bize sorumluluk yükleyenlere ve uyaranlara öfkeleniriz.
Ayetleri dilimizden düşürmeyiz, ancak bir tanesini günlük hayatımızda üstlenmeyiz.
Genellikle ayetleri kendi konforumuza göre yorumlarız.
Böyle olunca hayatımızda hiçbir şey değişmez, dönüşemeyiz. Zira fırın tamiri ile ilgili kitap okumak bizi iyi bir fırın tamircisi yapmaz ya da bozulan fırınımız bu şekilde tamir olmaz! O bilgilerin ışığında fırını açıp üzerinde deneyimlememiz, belki defalarca kez pratik yapmamız gerekir.
“Fırınla neden bağ kurdun?” diyebilirsiniz. Nedeni şu: Ayetleri okurken hafifleriz; ancak idrak ederek doğru soruları soramazsak iç görü kazanamayız. Sadece birkaç dakika, saat ya da gün iyi olur, iyi hissederiz. Üstüne bilgimizle ve vicdanımızla övünür, kendimizi önemseriz.
Velhasıl kendi doğrumuz kadar Müslüman ve kendi doğrumuz kadar ahlâklı oluruz. Her şeyin ortasını aramaya çabalarız; bütünü oluşturana teslim olup, kendi parçalanmışlığımıza rağmen her koşulda hakikati savunmayız.
Günün sonunda sadece kendi işimize gelen kadarını kullanırız.
Ve işimize gelen genellikle gerçeğe ve bütüne uzaktır.
Hasılıkelam, içimizdeki “bu benim işime böyle geliyor” putunu hepimizin yıkabilmesi dileğiyle. Saygılarımla.