Serap Oruç

Çamur Olur

Serap Oruç

Gök kubbenin altında ne kadar hesap yaparsak yapalım, bazen tüm hesapları bozan küçücük, saf bir niyet çıkar karşımıza. Tıpkı eskilerin anlattığı o meşhur yağmur hikâyesinde olduğu gibi…

Evvelce bir köyün üzerine uzun bir zaman hiç yağmur yağmamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş… Toprak susuzluktan çatlamış, kuyular kurumuş, ekinler sararmış, boynunu bükmüş. Üstelik bayram da yaklaşmaktaymış. Çocukların yüzündeki sevinç eksilmiş, anaların gözlerine endişe çökmüş. İnsanlar her sabah semaya bakıyor, her akşam biraz daha umutsuz dönüyormuş evlerine.

Köylü ne yapılması gerekiyorsa yapmış:

Yağmur duaları edilmiş.

Aç insanlar doyurulmuş, fakirler giydirilmiş.

Yetimlerin başı okşanmış.

Herkes gücü yettiğince bir hayra tutunmuş, eller semaya açılmış, gözlerden yaşlar dökülmüş. Ancak sanki semanın kapıları kapanmış, gökyüzü sessizliğe bürünmüş ve ısrarla susmaya devam etmiş. Bir damla yağmur düşmemiş toprağa.

Derken günlerden bir gün bir dervişin yolu o köye düşmüş. Köylü hemen etrafını sarmış, hâllerini, ahvallerini anlatmış. İçlerinden biri boynunu bükerek: “Derviş Efendi,” demiş, “ne yaptıysak olmadı. Nerede yanlış yaptık, ettik bilmiyoruz. Ne olur bize bir yol gösterin. Bir de siz ellerinizi yağmurun Rabbine açıverin.”

Derviş uzun uzun dinlemiş onları. Sonra sakin bir sesle, “Bu köyde ne kadar küçük çocuk varsa hepsini buraya toplayın” demiş.

Köylü şaşırmış fakat belli ki bir hikmet var diye düşünüp çocukları toplamışlar. Derviş Efendi çocuklarla tek tek sohbet etmiş, her birini dikkatle dinlemiş. Sıra küçük bir çocuğa gelince tebessüm etmiş ve köylülere dönüp:

“Bakın,” demiş, “dinleyin bu gül yüzlüyü ve anlayın yağmur niçin yağmıyor.”

Küçük çocuk mahcup bir sesle anlatmaya başlamış:

“Babam bayram için bana yeni bir çift ayakkabı aldı. Ben her gece uyurken Allah’a dua ediyorum. Diyorum ki: ‘Allah’ım, ne olur yağmur hiç yağmasın. Yağmur yağarsa yeni ayakkabılarım çamur olur…’”

Bir anda sessizlik çökmüş köyün üzerine. Koca bir köyün dualarıyla tek bir çocuğun duası çarpışıyormuş meğer. Koca bir köy yağmur için dua ederken, küçücük bir çocuk ayakkabıları kirlenmesin diye yağmurun yağmamasını diliyormuş Rabbinden. Ve gökyüzünün de yağmurun da Rabbi, masum bir kalbin duasını geri çevirmeye kıyamıyormuş.

Köylü durumu anlayınca hemen çocuğun gönlünü yapmış:

“Biz sana yeni bir çift ayakkabı daha alırız,” demişler.

Bulutlar da sanki verilecek bu sözü bekliyormuş. Çocuğun razı olduğunu duymuşlar. Yağmurun Rabbi, “Haydi yağın,” demiş bulutlara. Ve gökyüzü rahmetini bırakmış toprağın üzerine. Köylü de o yıl çifte bayram yaşamış.

Bugünün dünyasından bakınca bu hikâyeye…

Biz yetişkinler hayatı hep kendi penceremizden, kendi büyük ve “hayati” dertlerimizden ibaret sanırız. Formüller üretir, mantık silsileleri kurar, koca koca kalabalıkların haklılığına sığınırız. Oysa unuttuğumuz bir şey var:

Gökyüzünün terazisi, niyetleri kalbin saflığıyla tartar.

Bugün dünyada işler yolunda gitmiyorsa, dualarımız göğe ulaşıp da bir rahmet olarak geri dönmüyorsa, belki de dönüp kendi içimizdeki o saflığa bakmalıyız. Ya da daha önemlisi; kırdığımız, fark etmediğimiz, “çamur olur” diye korktuğu dünyasına hoyratça davranıp incittiğimiz bir masumun kalbine dokunmalıyız. Çünkü bazen tüm dünyanın kuraklığını bitirecek olan şey, kırılmış bir gönlü hoş etmekten, onu onarmaktan geçer.

İşte, madem Kurban Bayramı geldi; tam da bu niyetin, yani kendi hırslarımızı ve hesaplarımızı bir kenara bırakıp başkalarının dünyasına rahmet olma vaktidir.

Kurban; sadece bir ibadet değil, koca dünyayı bir çocuğun ayakkabısı kirlenmesin diye sırtlanabilme sözüdür.

Kurban; paylaştıkça yakınlaşma ve masum gönülleri hoş etme gayretidir.

Gönüllerin birbirine yakınlaştığı, kurak kalplerin merhamet yağmuruyla ıslandığı ve masumların yüzünün güldüğü Kurban Bayramı’mız mübarek olsun.

Rahmetin ve bereketin bol olduğu, yüklerimizin üzerimizden alındığı bir bayram olsun. Saygılar.

Yazarın Diğer Yazıları