Allah'a Emanet Olasın
Halime Özdemir
Emanet, “güvenmek, korku ve endişeden emin olmak” ve “güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen şey” anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
İnsan, sevdiği kimseyi/şeyi öncelikle ve özellikle bizzat kendisi korur. Kendisinin koruması dışında kaldığında ise onun korunması için çaba sarf eder ve kendi koruma alanından çıktığında sevdiğini en az kendisi gibi koruyacak birini arar. Bu durum, sevginin bir tezahürüdür. Sevmediğimiz birini veya bir şeyi, koruma altına almak gibi bir gayemiz hiç olmaz. Başka bir ifade ile onun ne olup ne olmadığını düşünmeyiz, umursamayız ve hatta önemsemeyiz. Bu açıdan emanet etmenin ilk şartı, kalpteki sevgidir.
Sevmek, koruma duygusunu da beraberinde getirir. Bundan dolayı emin olmak ister insan. Bütün endişe ve tasaları ortadan kaldırıp gönül rahatlığıyla hayata devam etmenin yoludur birini birine emanet etmek. Başka şehre gönderdiğimiz çocuğumuzu, oradaki akrabalara ve tanıdıklara emanet ederiz. Kızımızı evlendirirken, eşine emanet ederiz. Hatta ve hatta biz, şehirlerimizi koruması için emanet ettiğimiz kişilere de şehremini adını veren bir milletiz.
Emanet, öyle kolay kolay kabul edilebilen bir şey değildir. Emaneti korumayı kabul eden, büyük bir sorumluluğun altına girdiğinin fark etmesi gerekir. Sorumsuz insan, emaneti yüklenir de sonra da onun sorumluluğundan kaçar mı kaçar. Aynen insanın yaptığı gibi. Çünkü insan, dünya ile tanışmadan önce emaneti kim alsın diye sorulduğunda onu yüklenivermişti. Ah insan! Her zamanki cahilane haliyle hemen “ben alırım” dediği halde sonra da o emanete nasıl davrandı hiç akletmez bile. Ah bu ayetin kalbimize bıraktığı ağırlık ne de zor… “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb 33/72)
Oysa emanet, Hz. Yakup (as) misali davranmayı beraberinde getirmeli. Yakup (as), küçük oğlunu diğer oğullarına emanet ederken aslında onlara emanet etmediğini ilan ediyordu. Ne kadar zarif ve açık bir söylemdi Yakub’un sözleri: “Yakub dedi ki: Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sadece Allah'a emanet ediyorum); Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.” (Yûsuf 12/64)
Allah’a emanet etmek, çünkü Allah’tan daha büyük ve hayırlı bir koruyucu olamadığını bilerek ve inanarak O’nun koruması altına vermek. Herkesi gören ve bilen tek olana emanet etmek… Her şeyden ve herkesten uzaklaşarak Allah’a teslim etmek… Ne dehşet bir cümle: “Allah’a emanet ol...” Bu cümleyi inanarak söylediğimizde kalbimizde zerre miktarda korku ve endişe kalır mı hiç? Allah’a güvenen yolda kalır mı? En son kimi cân-ı gönülden Allah’a emanet ettiniz de gözünüz arkada kaldı, hiç düşündünüz mü?
Allah’a emanet konusunda en dikkatimi çeken vakıa, Hz. İbrahim’in, eşi Hz. Hacer ve oğlu İsmail’i bilmedikleri bir yerde bırakıp giderken düşündüğü ve yaptığıdır. Ne insan ne bitki, ne su ne yiyecek olan bir şehre, yanında bir bebekle bırakılan Hacer’in korkmamasının altında yatan duygu, kendisinin Allah’a emanet edilmesi değil miydi? Allah’ın dostu olan İbrahim, eşini ve oğlunu Mekke’ye Kabe’nin yakınında büyük bir ağacın altına getirmişti. O bölgede, o zaman diliminde su olmadığı için kimsecikler yoktu. İçinde hurma dolu bir bohça, bir su kırbası ve bir çocukla oraya bırakılan Hacer, kendisinden uzaklaşan İbrahim’e şöyle seslendi: “Ey İbrahim! Ne insan ne de başka bir şey olan bu vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” Bu sözleri tekrarlayıp durur Hacer. Ancak İbrahim, geriye dönüp cevap dahi vermez ve en sonunda Hacer, “Sana bunu emreden Allah mı?” diye sorar. Buna cevaben Hz. İbrahim, “Evet (Allah emretti)” diye karşılık verir. Aldığı cevap ile ikna olan Hacer, “öyleyse Allah bizim yok olup gitmemize izin vermeyecektir” diyerek en büyük teslimiyet örneğini göstererek çocuğunun yanına geri döner. Hacer ve oğlu İsmail’den ayrılan İbrahim, onlardan gözle görülemeyecek kadar uzaklaşınca Seniyye denilen mevkiye gelince, yüzünü bugünkü Kâbe’nin bulunduğu noktaya döner, ellerini kaldırır ve başta emanet edilenler olmak üzere kapsayıcı bir şekilde şu duayı yapar: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (İbrahim 14/37)
İbrahim, ailesini Allah’a emanet ederek ayrılmıştı Mekke’den. Allah’tan başka kim koruyabilirdi ki çöldeki iki masumu? Allah, İbrahim’in emanetlerini öyle bir korudu ki, kuş uçmaz kervan geçmez denilen yerden şehirlerin anası Mekke meydana geldi... Öyle bir korudu ki neslinden nice nice peygamberler var oldu... Öyle bir korudu ki kıyamete kadar unutulmayanlarda yer aldı İbrahim ve nesli... Allah, kulu, dostu ve peygamberi olan İbrahim’in emanetini öyle bir korudu ki kimse onlara zarar ziyan veremedi ve hatta akıllarına dahi getirtmedi… Ve yine öyle bir korudu ki o mekanı Harem eyledi…
Öyleyse tıpkı İbrahim’in emanet ettiği gibi kaçımız kendimizi ve sevdiklerimizi Allah’a emanet ediyoruz? Sahi, en son ne zaman, kimi Allah’a emanet ettik? Ve daha da önemlisi en son ne zaman bu cümleyi kurduk?
Allah’a emanet olasın…