Allah Kalplerimizde Olanları Bilendir
Serap Oruç
Biz modern dünyanın yolcuları olarak hakikatin değil, kadrajın derdindeyiz. Derinliğin değil, etiketin telaşesindeyiz. Maalesef meselemiz olmak değil, görünmek… Olmanın ağır sorumluluğundan kaçıp görünmenin şöhretine sığınmak. Çünkü olmak; emek, sabır, alın teri, samimiyet, iç hesaplaşma, şeffaflık ve dürüstlük istiyor. Görünmeye ise biraz yaygara, biraz kurgu, biraz şatafat ve strateji yetiyor.
Şimdilerde bir şeyi sessizce, edep, adap ve görgümüz dâhilinde yaşamamız yetmiyor; paylaşıp göstermemiz de gerekiyor.
Bir değere inanmamız yetmiyor; bağırıp çağırmamız, slogan atmamız da gerekiyor.
Bir hakikate bağlı oluşumuz da öyle elbette…
Gözle görmediğine, somut olmayana ve duymadığına inanmayan bir insan tipinin inşaa edilmekte olduğunu düşünüyorum. Gaybı reddeden değil belki; ancak görünmeyeni değersizleştirip yok hükmünde sayan bir tip. Şimdilerde bu tipi yaygınlaştırmanın pazarlamasıyla meşgulüz. Başkasını taklit ederek özgün ve orijinal “bizi” arıyoruz; ancak taklitlerin aslını yaşatacağını, bizim de sadece bir taklitçi olarak kalacağımızı hatırlamakta fayda var.
İyi planlanmış süsler serisiyle dizili bir vitrinimiz yoksa, derin düşüncelerimize ve emeğimize alkış yok. Çünkü insanoğlunun çoğunluğu şimdilerde içine bakıp eksiğini gediğini anlamakla ve inşa etmekle uğraşmıyor; dışının nasıl göründüğüyle meşgul. Karaktere de profile göre karar veriliyor. Yalnızken ahlâklı davranışlar sergilemiyoruz; ancak bol bol içerik sergiliyoruz. Çünkü bu mühim.
Bir değere gerçekten inanıp inanmadığınızın pek bir önemi kalmadı gibi; ancak bir değeri ne kadar görünür kıldığımız çok önemli. Sessizce yapılan iyilik kıymetsiz, paylaşılmamış yardım makbul değil. Gösterilmeyen fedakârlık yok hükmünde. Slogan atmıyorsanız taraf değilsiniz; gündemdeki mevzularla ilgili bağırıp çağırıp paylaşım yapmıyorsanız samimi sayılmıyorsunuz.
Görünürlük bir erdem gibi pazarlanıyor. Beğeni sayısı, takipçi sayısı insanın itibarının ölçüsü sanılıyor.
Kadrajda güzel görünen çay soğuk mu, bayat mı? Önemli değil. Fotoğraf iyi çıktı ya, mesele tamam.
Davranışlar da böyle. İçi boş olabilir. Derinliği olmayabilir. Hayata dokunmayabilir. Ancak estetik duruyorsa, sloganı havalıysa, fon müziği etkileyiciyse tamam. Altı dolu mu, hayata temas ediyor mu, bizi dönüştürüyor mu diye sormuyoruz; iyi görünüyor mu, bizi güldürüp geçiyor mu diye bakıyoruz.
Kâinatı ve kendimizi anlama çabasından uzaklaşıyoruz; bunun yerine algoritmayı anlamaya çalışıyoruz. Yeni fikirler üretmek yerine yeni içerikler üretiyoruz. Derinlik yerine erişim, olgunluk yerine etkileşim peşindeyiz. Haddimizi bilmeden her konuda konuşuyoruz; fakat kendi içimize bakmaya, haddimiz nerede başlıyor nerede bitiyor demeye cesaret edemiyoruz.
“Bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına.” cümlesini değil; “Bırak yalan avutsun seni, bir hakikat inciteceğine.” diye kurmayı seçiyoruz.
En önemlisi, insanın görünenle sınırlı bir varlık olmadığını unutuyoruz. İnsanın kalbi olan bir sır olduğunu… Kalbinden başka delili olmadığını, sessiz zikir hâlinde olabileceğini, kimse görmezken iyilik yapılabileceğini, alkışsız ibadet edilebileceğini unutuyoruz. Hak için halka hizmetin mümkün olabileceğini ve hiçbir kameraya sığmayacağını; ancak insanı Hak katında “yapmadı” saymayacağını da…
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çok güzel söylemiş: “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”
Olduğun gibi görünmek; kusurunla, eksiğinle, hamlığınla ortada durmayı gerektirir. Nefsin, benliğin tarafgiri olmadan öylece, işte.
Göründüğün gibi olmak ise disiplin ister; rol yapmadan, maskesiz yaşamayı, sahiciliği ve özüne sadık kalmayı… Diğer insanların hevesleri ve beklentileri doğrultusunda tahrip olmamayı.
Zira Allah kalplerimizde olanları bilendir. Bağırdığımızda da sustuğumuzda da bizi işitendir. Hamdolsun, şükürler olsun.
Saygılar.